• İslam-Alevi İnanç Toplumu (IAGÖ) ve ilgili organlarına!

    İslam-Alevi İnanç Toplumu (IAGÖ) ve ilgili organlarına!

  • Ortak güç oluşturmayı çok önemsiyoruz!

    Ortak güç oluşturmayı çok önemsiyoruz!

  • Reina katliamını nefretle kınıyoruz!

    Reina katliamını nefretle kınıyoruz!

  • Hızır hepimizin yar ve yoldaşı olsun!

    Hızır hepimizin yar ve yoldaşı olsun!

  • Alevi Medyası susturulmaya çalışılıyor!

    Alevi Medyası susturulmaya çalışılıyor!

Satılık Ruhun Kalemi Ölümü Kutsar

TURAN ESER

Savaşın gölgesindeyiz. “Ölümlerden ölüm beğen” diyenlerin coğrafyasında ve hukuk tanımazlığın zirvesinde, büyük kayıpları yaşadığımız dönemdeyiz.

İliğine kadar emeği, kimliği, inancı sömürülen insanlık ciddi saldırılarla karşı karşıya. Sadece ihtiyacımız olan ekmek, özgürlük, hukuk, adalet, sosyal, siyasal ve demokratik haklarımız değil, insanlığa ve ruhumuza karşı da bir savaş var.
Bu saldırılara karşı direnerek bedel ödeyenler, karşı tarafa kaçan çokça “kayıp” ve insanlığa ihanet var.
Sermayenin ve iktidarın pazarında ruhunu satılığa ve aklını hamallık için kiraya çıkaran binlerce aday var. İnsani değerlerden firar etmişler, siyasi rant, ihtiras, kibir, ayrıcalıklı bir statü ile tanıştıkça ruhunu ve aklını satılığa çıkarıyor.
İnsanı “önemsiz bir şey” gibi gören iktidardaki satın alıcı zihniyet ise, iktidar tahtını, insanlığa karşı savaşın, şiddetin, ayrımcılığın, nefret söyleminin, mülteci ve çocuk ölümlerinin, yoksulluk içinde çekilen acıların, canlı bombaların, iş ve kadın cinayetlerinin üstüne kuruyor.
İnsan ve onuru, iktidarlar için “bir hiç” ve “kıymetsizdir”!
“Pazarda” satın alınacak kadar “ucuz”, sokakta infaz edilecek kadar “değersiz”, “vatanı koruma” maskesi altında iktidarların güvenliği için “feda” edilmiş ve “şehit” görülüyor. Tahta oturanlar insanı satın alınacak eşya, ölenleri ise salt bir istatistikten ibaret görüyor!
Eksi, artı fark etmiyor! Sadece sayı insan!
Ruhunu satın aldığı insana “yaşayan ölü” olma hakkı tanırken, insanlık onurunu korumak isteyene ise savaşı ve zulmü reva görüyorlar. Onlar için insanların ve ölümlerin bir adı ve hikâyesi de yok. Haber bültenlerinde sayılardan ibaret binlerce ölüm istatistiğine dönüştürüyor! Resimleri bile yok! İsimsiz ve hikâyesiz sayılar aktarıyor yandaş medya.
Sorgusuz infazlar! Kuralsızlığın tek kurul olduğu devlet anlayışı!
Ruhunu iktidarın sofrasındaki kırıntılara satılığa çıkarmış beden, eline verilen ölümün “istatistiklerini” “kamu güvenliği” adına savunuyor.
Ölümün istatistikleri ne tesadüf ki, hep Türk ve Kürt yoksulların dünyasından oluşuyor. Ölümün istatistikleri tank, top ve roket atışlarıyla Cizre’de, Sur’da ve daha birçok Kürt ilçesinde yıkılmış, parçalanmış, delik deşik edilmiş ve moloz yığınına dönmüş yoksul Kürt varoşlarından toplanıyor. Cansız çocuk bedenleri moloz yığınlarının altında toplanıyor.
3 yaşındaki “terörist” ile düğününde bir hafta önce “feda” edilen askerin ölüm istatistikleri ayrı kayıtlarda toplanıyor. “Etkisiz hale getirilenler” ve “şehit olanlar” ! Aynı coğrafyanın çocukları! Devlet tarafından kurban seçilmiş aynı kaderin parçası yoksulları!
İktidarın kendi güvenliği için “feda” etmekten çekinmediği asker ve polis gençlerin ölüm istatistiklerine ait “şehit bayrakları” sadece yoksulların kapılarına asılıyor.
Manidar ama sarayların, rezidansların, villaların, ve yalıların kapılarında “şehit bayrakları” yok!
Vicdan ve adalet kalemi ile yazmayanlar, barış ve insanlık onuru adına gazetecilik yerine, savaş ve insansızlaştırma adına yandaş gazetecilik yapıyor. İktidarın günahlarıyla birikmiş yüklerini hafifletmek için akıllarını hamallık olarak kiraya veriyorlar. İnsanlıktan firar eden satılık ruh, kalemini ve aklını teslim edecek iktidar Şeyhleri bulunca mesut ve bahtiyar oluyor.
Nefsini, menfaat ağında sunulan cazibeye ve yalana teslim ederken, şeytanın kandırdığı ademler gibi, iktidar yalanlarının ve hilelerinin dümeninde tayfalar listesine girmiş yalakalıkta yarışıyorlar.
Akılları ve kalemleri iktidardan gelen ideolojik “vahiylere” hamallık yapıyor. İktidarın gözüyle bakıyorlar, onun ağzıyla konuşuyorlar, onun kulağı ile dinliyorlar.
Kendileri değil, kiralıklar.
İktidarın ideolojik fetvalarını ve vahiyle inen resmi “telkinleri” koro halinde gazetelerine ve televizyonlarına taşıyorlar.
Kendi sözleri de yoktur. Sözsüzdürler.
Zira hepsi iktidar fetvalarındaki sözleri taşıyan sorgusuz akıl hamallarıdır.
Dilleri “gökten” inen iktidar vahiylerine tellallık yapıyor.
Sorgulama yoktur. İradesizdirler.
Zira iradelerini teslim etmişlerdir.
Satılmışlığın bedelini binlerce dolar üzerinden alıyorlar. Emre itaat için buna değer görüyorlar.
Görevleri net; hakikatin “en iyi manipülasyonu”, beyin yıkamadan ibaret haberleri --ve en “komplo teorileri” ile kamuoyuna yön vermek. Çünkü akıllarını iktidar ajansından ve cüzdanlarını iktidarın bankasından beslerler!
Menfaat sarhoşluğundan uyanamadılar ve kendilerine gelemediler!
Çıkarları ters düşünce, başka bir satılık yeni ruh yerine, kapı önüne bırakılınca “kandırıldık” ya da“ kullanıldık” şarkısını söylüyorlar.
Nefretlerinden dökülen yazılarında sadece “ben satılık bir ruhum” okunuyor!

YÖK, üniversiteler ve Alevilik

TURAN ESER
Eğitimin cami düzeninde “milli mezhep” inşa ettiği süreci yaşıyoruz.

İktidarlar kendi devamlılığını sağlamak için, eğitimi “istendikleri davranışlara uygun dindar nesil yaratma süreci” olarak görür. Egemenler, eğitim sistemini aynı zamanda “farklı” olanı dönüştürmek ve asimile etmek için kullanır.

AKP iktidarı, sistematik şekilde eğitimde gericiliği kurumsallaştırırken, diğer yandan yeni asimilasyon politikaları için, yeni stratejiler ve yeni kurumlar devreye sokuyor. Diyanet-MEB, Din Eğitimleri gibi asimilasyon kurumlarına şimdi, YÖK, Üniversiteler ve Cemevlerine Hukuki Statü adı altındaki, dedelere maaş ve Alevi Diyanetçiyi ekleniyor.

YÖK ve Üniversiteler yeni asimilasyon merkezleri olarak, toplumsal algıyı “bilimsellik” maskesi altında “teolojik” ve “ideolojik” olarak inşa edecek. Daha önce Gazi Üniversitesi Alevileri “Türk İslam Sentezi” kalıbına dökmek için yoğun çaba sarf ederken, bugün Tunceli Üniversitesi “Alevilik-Bektaşilik Araştırması” adı altında yegane görevi AKP güdümlü “yeni Alevilik” inşa ederek, Alevileri sünnileştirmek ve asimile etmek!

Aleviliği Aşağıla, Sonra YÖK Üyesi Ol!

Kitabında “kötü ayin yapan Kızılbaşlar. Allah onları kıyamete kadar aşağılık ve adi etsin” diyen Prof. Dr. Hayati Develi ‘yi, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın YÖK üyeliğine atamasını nasıl okumalıyız? Alevilere yönelik ayrımcılık ve nefret tohumu eken ve Alevileri rencide eden anlayışı öğrencilere aşılamaya onay nasıl kabul edilebilir?

İnsanlık adına utanç duyulacak bu aşağılayıcı sözlerin sahibi YÖK üyesi olursa, Üniversitelerin Alevi algısı nasıl olur?

Tunceli üniversitesine bakarsak anlarız!

08.07.2009’den bugüne tek bir bilimsel faaliyete imza atmamış, tek bir bilimsel makalesi olmayan ve sadece bir tabeladan ibaret olan Tunceli Üniversitesi “Alevilik Uygulama ve Araştırma Merkezi ”kapatılıp, yerine“ Alevilik-Bektaşilik Enstitüsü” açılmak isteniyor.

Bu değişiklik teklifini içeren metin senatoda kabul edilmiş. YÖK’e gönderilecek bu metnin içeriği ise tam bir asimilasyon belgesi niteliğinde!

Metni okuduğunuzda YÖK ve AKP denetiminde, “Aleviliğe Yönelik Teolojik ve İdeolojik Asimilasyonu Uygulama Enstitüsü” kurulmak istendiğini anlarsınız.

Çünkü metin, “bilim ve araştırma yuvası” Üniversite ruhundan daha çok, Diyanetin kırmızı çizgilerine ve AKP’nin Alevi politikalarına uygun teolojik ve ideolojik manifesto özelliği taşıyor.

Metine yönelik eleştiriler artınca, metnin bazı bölümlerini, Üniversite senatosu çıkarmak zorunda kalmış!

Üniversite Değil, Cami Düzeninde Asimilasyon Merkezi

Kendini dini ulema yerine koyan Tunceli Üniversitesi, AKP’ye uygun, Alevilik tanımı yapıyor! Bu uhrevi metinde Alevilik “Kuran-ı Kerim’e de bağlılık Alevi-Bektaşi inancının en önemli inançsal temellerindendir. Alevi-Bektaşi topluluklar için İslam dini son hak din olup Müslüman kimlik vazgeçilemez değerdir” olarak tanımlanıyor.

Üniversite “bilim yuvası” olmaktan daha çok bir “asimilasyon yuvası” gibi çalışıyor.

YÖK ve üniversiteler, inanç özgürlüğü ilkesini ihlal ederek, Alevilere teolojik tanım ve milli ideoloji dayatma hakkına sahip değildir. Bilimsel, eleştirel ve laik eğitim yuva olması gereken üniversiteler imam hatipleşemez.

Üniversite Değil, Kışla Düzeninde Güvenlikçi

Tunceli Üniversitesi, bilimsel akademik araştırmaların dışına çıkarak “milli bir strateji” belirleyen ideoloji dayatıyor. Aleviliğin kendine özgü bir inanç olmayacağını, buna uygun yaşayamayacağını buyurmuş. Ayrıca “iç ve dış mihrakların” Alevileri “İslam dışı” göstermelerini, Türkiye’yi “politik ve stratejik açıdan zor duruma” soktuğunu düşünmüş ve kendine dert etmiş!

Devletin Türk Sünni-İslam Sentezi kalıbındaki “Alevi öğretisini yozlaştırmak, dejenere etmek” isteyenlere karşı ve Alevileri “ideolojik-dar politik kısırlıklar ve yanlışlara sevk etmek isteyen odaklara karşı” kurulmuş güvenlikçi “milli stratejiye” sahip görünüyor!

Üniversite “ideolojik” çalışmaları “Milli gereklilik” görüp, “bu milli bir stratejidir” diye politikleştirmeye karar vermiş! “Yetmiş iki millete aynı gözle bakmayı” ilke edinmiş Alevileri, AKP’nin “milli” takımına sokmanın beyhude çaba olduğunu asırladır öğrenemediler.

Zihniyet sorunlu olunca, öğrenmek yerine, cami ve kışla düzeninde asimilasyon yolunu seçiyorlar.

O nedenle, yeni asimilasyon aracı olan YÖK ve Üniversitelere verilen ideolojik ve teolojik misyonerlik görevleri, AKP’nin Alevi politikalarından bağımsız değildir.

YÖK üniversiteleri, AKP hükümetinin Aleviliği bitirmek isteyen eylem planının parçası olan bu asimilasyoncu girişimlerini Alevilerin ve Alevi inancının üstünden çekmelidir.

Bi sus ya

Turan Eser

Bi sus ya. Konuştukça bölüyorsun. Ağzını açtıkça nefret saçıyorsun! Kendinden olmayanı aşağılıyorsun! Ayrımcılık yapıyorsun! Suç işliyorsun.

İnternet sitendeki ‘Fetvalar’ bölümünde yer alan “Alevi olan kişi ile evlilik caiz midir?” sorusuna,“Müslüman olanla evlenilir, olmayanla evlenilmez” diye cevaplamışsın!
Halt etmişsin! Göz önünde yasaları çiğniyorsun ve suç işliyorsun!
Ya sen “devletin dininin İslam” olduğu ibaresinin, 1928 yılında Anayasadan çıkarıldığını bilmiyor musun?
Birde 1937 yılında laiklik ilkesi benimsenmişti hani? Halen şu mevcut Anayasasının 2. maddesinde“devletin laik” olduğu yazıyor ya, ondan bahsediyorum.
Hani bağlılık yemini ettiğiniz Anayasanın başlangıç bölümünde “laiklik ilkesinin gereği olarak kutsal din duygularının , devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılamayacağını” yazıyor.
Sana kimse öğretmedi mi din kurumları devlet görevi, devlet kurumları da din görevi üstlenemez diye!
Laiklik ilkesi gereği Anayasa seni ''din ve mezheplere eşit davranmanın, ancak kanunlarda herhangi bir dine, mezhebe atıfta bulunmamakla gerçekleştirilebileceği'' vurgulayarak uyarmış.
Ama biliyorum ne sen ne hükümetin bunu takmıyor.
Sen halen devlet mezhepçiliği yapıyorsun!
Çok kültürlü, çok dinli ve çok dilli toplumsal çeşitliliğin olduğu bu ülkede, mezhepçi rejimin kuklası Diyanet İşleri Başkanı (DİB) olarak fetvaların da mezhepçi olmuş!
Kendini bilmez densiz bir açıklama yapmışsın Diyanet!
Her gün Müslüman olmayan topluluklara yönelik bir nefret, ayrımcılık ve düşmanlık tohumları eken açıklamalar yaparak suç işliyorsun. Önce Alevilerin “Cemevleri ibadethane sayılamaz, bizim kırmızı çizgimizdir” diye fetva veriyorsun!
Bilmez misin AİHM’nin 9. Maddesine göre, “devletin neyin din, ibadet ve ibadethane sayılacağına karar vermesinin laiklik ilkesi ile çeliştiğini” ifade eder. Her inanç gurubu kendi ibadetini, ibadet yerini tanımlama hakkına sahiptir. Bu hak sahipliği, sana devredilmiş bir hak değildir. Sen hangi yetki ile Alevilere “Cemevleri ibadethane sayılamaz” dersin! Sana mı soracaktı Aleviler?
Çakma laiklerin sesi çıkmayınca sende meydanı boş buldun konuşuyorsun. Aleviler ve diğer Müslüman olmayan insanlarla evlenilmez diye fetva verirsin.
Bu suçtur! Bu ülkenin savcıları ise kamu adına işlediğin bu suçları görmezden geliyor. Arkan sağlam, onun içinde rahat rahat konuşuyorsun!
Alevilere, ateistlere ve diğer Müslüman olmayanlara yönelik hakaret, nefret ve düşmanlık içeren bu sözlerinle TCK 216/3. Maddesinde yer alan “dini değerleri aşağılama” suçu işliyorsun.
Her ağzını açtığında suç işleyen, nefret, bölücülük ve ayrımcılık üreten merkez olduğun iyice görünür oluyor.
Ortadoğu halkları tam da senin bu zihniyetin sonucu din ve mezhep ayrımcılığı üzerinden kan gölüne çevrildi. Şimdi sen, iç savaşların sebebi haline getirilmiş bu açıklamaların, fetvaların ve zihniyetinle Türkiye’ye yerleştirmeye çalışıyor.
İnsanların kim ile evleneceğine dair kararı laikliğe ve hukuka aykırı mezhepçi bir devlet kurumu sen veremez. Kimin kime aşık olacağına, kimin kimi seveceğine ve kimin kim ile evleneceğine kadınlar, erkekler ve hatta eşcinseller kendisi karar verir!
Dinin MGK’sı olarak toplumun ve siyasetin üstüne dinsel vesayet kurmuşsun hatta “nişanlılar el ele tutuşamaz, baş başa kalamaz” diye buyurmuşsun! Özel alana ve bedene tahakküm kurmak istemişsin.
Bireylerin kendi duyguları ve bedenleri üzerindeki söz hakkı kendisine aittir. Bedensel ve duygusal varlığımızı sana emanet ya da feda etmedik!
Bedenimiz ve ruhumuz dinsel bir diktatörlüğe dönüşmüş Diyanetin sömürgesi değildir. İnsanlar arasındaki aşk ve duygusal ilişkilere dinsel ipotek koymak senin haddine değildir!
Aşka, duygusal ilişkilere, evliliğe senin kalkıp devlet adına dinsel ipotek koyma fetvan, bireysel özgürlüklere yasaklayan baskıcı bir tutumdur ve ayrıca senin bu saçma fetvalarının Müslüman toplumda bile karşılığı yoktur!
Sen bu fetvayı verdin diye, Müslüman olmayanlarla evlenmiş Müslümanlar boşanmak için mahkeme kapılarına koşmadı. Avrupa’da yaşayan milyonlarca Müslüman, Müslüman olmayanlarla evlidir. Onlar bile seni bu fetvana gülüp geçiyor!
Ayrıca Alevilerin kendi ibadet yerleri olan cemevinde Cem ibadetine kırmızı çizgi koyma hakkın ve sözün de olamaz! Alevilerin ya da Müslümanların kim ile evleneceğine karar vereceğine kendileri karar verir. Senin payına tek şey düşer; Sesini kesmek!
Bak Diyanet; sen bu haltı ve suçu 1948 yılında 24 Nolu yayının olan BATİNİLERİN VE KARMATİLERİN İÇYÜZÜ isimli kitapla da işledin! O zamanda bu kitap ile Alevilere yönelik hakaret ve aşağılama propaganda yaptın. O kitapta “..Bunlardan kız alıp vermek caiz olmadığını, kestiklerinin yenmediği için bunların Yahudi ve Hristiyanlardan daha kafir olduklarını…” yazdın!
Alevilerin tek derdi vardır: Türkiye’de farklı inanç, felsefi görüş, siyasi kanaatten 76 milyon insanın karşılıklı saygı ve hoşgörü içinde eşit koşullarda, eşit haklarlar ve eşit yurttaşlık temelinde kardeşçe yaşayacağımız barışçıl bir ortamı yaratmaktır.
Senin fetvaların ve açıklamaların ortamı bozuyor, nefret tohumu ekiyor, bu ülkede bir arada yaşama kültürüne zarar veriyorsunuz!
Sana önerim: Gel sen bi sus ya!
Çünkü sen “hukukun” içindeki hukuksuzluksun!
Sen Anayasa’sının eşitlik ilkesine aykırısın!
Sen Anayasa’da “laiklik ilkesi doğrultusundan hizmet verir” diyen ve sonra kendi kanununda“sadece cami ve imamlar” için örgütlenerek 76 milyona kandıran “mezhepçi” “haram”, “yalancı” ve“hukuk içindeki” hukuksuzluksun!

Çok Yaşa Mutlak Barış Bugün

Turan Eser

1 Eylül “Dünya Barış Günü. Savaş kolay. Çünkü onların öldürmek için savaş bütçesi vardır. Silah, mermi, tank ve bomba mermi üreten fabrikaları vardır. Silahlarını satan tacirleri, silahlarıyla öldüren resmi ve sivil takımları vardır. Savaştan nemalanan politikacıları olur.

Barış zordur. Zoru seçip barış demeli.

Barış gönül işi. Silahlar susarsa, kan dökülmez.

Evet barış gerçekten zor iş. Bütçesi ve fabrikaları yok! Barış ordusu yok.

Barış Bakanlığı yok.

Okullarda barış dersi yok! Ölümleri durdurmak, akan gözyaşlarını dindirmek için, sadece vicdanlı ve onurlu duruşları var.

Bugün 1 Eylül “Dünya Barış Günü.

Tüm dünyada savaşlara ve onun tahribatlarına karşı kalıcı barış ve insanın yaşam hakkı için barışseverler mücadele ediyor.

Türkiye’de ise “analar ağlamasından ne mutlu şehit annesine” diyerek ölümlerin kutsandığı günleri yaşıyoruz. Devlet çatışma ve savaşta ölüme gönderdiği kurbanlarını yoksullardan seçiyor. “Onlardan çok” diye, vatan, millet ve muktedirin iktidarı için “evlatları feda ederiz” diyerek ölmeyi öğütlüyorlar.

Siyasetçilerin dili silah, sözleri kurşun olunca, okullar ve camiler askeri kışla gibi eğitim veriyor. Egemenlerin hamaset yüklenmiş “şanlı, savaşlı tarih” anlayışı, çocukların akıl tarlasına ekiliyor. Akıl depomuz zaferler, düşmanlar, ölümler, şehitler, kahramanlar ve öfke ile dolu. Kutsal şehitler buradan yaratılıyor.

Camide imamlar cennetlik olmak, Allah yolunda ölmek için, ölmenin ve şehitliğin en kutsal mertebe olduğunu vaaz ediyor.

Bedenini feda etmesi için, önce insanın ruhunu hamaset ve para ile satın alıyorlar. O nedenle ruhumuza daha çok saldırıyorlar. Toplum ölümleri kanıksayan, savaşı ve şiddeti oyun gibi izleyen taraftar kalabalığa dönüştürülüyor.

Vicdansızlığı örgütleyenler, ruhuna nüfus ettiği insanları toplumsal tahribata karşı duyarsızlaştırıyor. Savaşlardan umuda kaçışın en acılı hikayelerini denizin kıyısına vurmuş mültecilerin cansız bedenlerini, balıklar gibi istifleyen devletler, çözümü mültecilere sınır örmekte görüyor. Savaş mağduru mültecilere, “yabancı”, “işimizi ve aşımızı çalanlar” diyen ırkçı ve ayrımcı bakmayı öğretenlerin, savaş politikalarıyla mülteci ürettiklerini görmememizi istemiyorlar.

Ölen sadece yoksullar ve defnedilen bedenler değil. Şimdi insanlığımızı öldürüyorlar ve ruhumuzu defnediyorlar. Kendi elimizle defnedilmiş ruhumuzun üzerine ilk kürek toprağı biz atıyoruz.

İnsan olmanın anlamı, hayata posası çıkmış, ruhsuz ve vicdansız bakmamaktır. Savaşa dur demek ve ölümleri durdurmak için, insan olmanın anlamını idrak etmeyi hatırlamalıyız. Baran Çağlı’yı ve diğer binlerce çocuğu sadece resmi tarih, din anlayışı ve iktidar hırsı öldürmüyor. Anaların kan damlayan gözyaşını, sadece “resmi törenler”, “şehitlik”, “bayrak” ve “şehitlik maaşı” ile örtmüyorlar. Bizim duyarsızlığımız ve savaşın barbarlığına karşı verilen toplumsal barış mücadelesine olan mesafemiz de ölümlerden ve gözyaşlarından sorumludur.

Şiddet ve öldürme kim tarafından, ne adına ve hangi “kutsal dava” için yapılırsa yapılsın, karşı olmamız gereken eylemlerdir. Şiddet ve öldürmek vicdansız aklın barbarlık ürünüdür. Savaş ve öldürmek bulaşıcı bir hastalıktır. Zayıfların ve korkakların işidir. Silahların susması ve akan kanın durdurulması için, barıştan yana olanlar, çoğalarak sokakları doldurmalıdır. Devlet ve PKK ellerini tetiklerden çekmelidir. Silah, kurşun ve ölüm, asla taraf olabileceğimiz bir durum olamaz.

Kalıcı barış önemlidir. Çocuklarımızın hayatı ve toplumsal huzurumuz buna bağlıdır. Her gece başını yastığa tedirgin koyan, uykuları kaçmış ve her sabah yeni ölümlere uyanan ülke olmamalıyız.

Barış Çanı

Bakın, savaşın mağduru olmuş ve bu barbarlıktan ders çıkaranlar, dünya çocuklarının bağışladıkları bozuk paralardan “Barış Çanı” yapıyor.

Savaşlarda kaybedilen insanların anısına Japonlar tarafından yapılan ve her yıl 23 Eylül’de çalan bu çanın üzerinde japonca “Çok Yaşa Mutlak Barış” yazısı kazınmıştır.

Ölümlerin ülkesi Türkiye’de akan kanı durdurmak ve silahları susturmak için, çalacak “Barış Çanı”mız olmadı. Ortadoğu’da ve ülkemizde tehlike, savaş ve ölüm çanları çalıyor. Ama savaşta ölen Türk ve Kürt gençlerinin mezar taşlarında isimleri Barış yazıyor.

Tank, silah, bomba, siren sesleri arasında yükselen şiddet diliyle düşmanlaştırılıyoruz. Bizi birbirimize düşmanlaştıranlar çocuklarımızın yaşamlarını hedef alıyor. Ölümlerle oburlaşan siyasi iştahlarıyla çocuklarımızın ölümlerinden, iktidarlarını ve hazlarını besliyorlar.

“Çok Yaşa Mutlak Barış” sağlasın, akan gözyaşı dursun istemiyorlar.

Bugün “Dünya Barış Günü!”

Savaşmak kolaydır ve öldürmek korkakların işidir.

Türkiye’yi toplumların toplu mezarlığına dönüştürenlere hep birlikte dur demeliyiz. Asırlardır kan, savaş ve ölümlerle kendi insanına mezarlar kazan iktidarlara karşı, barışa sıkıca sarılmalıyız.

Ölümlerden beslenen silah tacirleri, sömürgeciler ve egemenler savaşı seçer.

Çünkü onların öldürmek için savaş bütçesi vardır. Silah, mermi, tank ve bomba mermi üreten fabrikaları vardır. Silahlarını satan tacirleri, silahlarıyla öldüren resmi ve sivil takımları vardır. Savaştan nemalanan politikacıları olur.

Barış zordur. Zoru seçip barış demeli.

Barış gönül işi.

Silahlar susarsa, kan dökülmez.

Evet barış gerçekten zor iş.

Bütçesi ve fabrikaları yok!

Barış ordusu yok.

Barış Bakanlığı yok.

Okullarda barış dersi yok!

Ölümleri durdurmak, akan gözyaşlarını dindirmek için, sadece vicdanlı ve onurlu duruşları var.

Bugün Dünya Barış Günü ve siz zor olan, “BARIŞ”ı seçin.

TBMM mezhep bütçesi yaparak suç işliyor

TURAN ESER

Diyanete 6.5 milyar TL bütçe ayrılmış.
Bu yetmemiş.
Bir de İlahiyat Fakülteleri, İmam Hatipler ve zorunlu ve seçmeli din derslerini kapsayan din eğitimleri için devasa bütçesi var.
AKP hükümeti dinsel vesayetini güçlendirecek 2016 bütçesi hazırlamış. Bütçede halkın talep ve ihtiyaçlarına ise cevap aranmamış.
Halka uzak, ama dinsel vesayete yakın bir bütçe!
18. yüzyıl kralları, din adamlarını vergiden muaf tutan zihniyete sahip.
2016 Diyanet İşleri Başkanlığı ve din eğitim bütçesi özellikle devlet eliyle dinci gericiliği ve mezhepçiliği üretmeye ve beslemeye kararlı görünüyor.
Bütçenin diğer özelliği ise demokratik bir hak olarak toplumsal muhalefetin varlığını ve demokratik tepkilerini devletin şiddet aygıtlarıyla bastırmak isteyen “güvenlikçi” yaklaşımıdır.
Bütçenin dinsel ve güvenlikçi vesayeti güçlü kılmak isteyen yönü kendini ele veriyor.

Dindar ve kindar nesil yetiştirmek ve kamuoyunu devletin şiddet aygıtları yoluyla sindirmek amacını taşıyan bir bütçe yapılmış.

2016 bütçesi ile “Din ve milletçe bütünleşme adına” diyanetin mezhepçi bütçesi ile topluma “biat et” mesajı verilmiş.

Bütçe laiklik yerine teokrasiye yatırım yapıyor.
Sağlık ve eğitim gibi devletin asli görevi olan kamu hizmetlerini çökerten bütçe politikaları, halka “paran kadar sağlık ve paran kadar eğitim” dayatıyor.

Ama asla bir devletin görevleri arasında sayılmayacak “din hizmeti” mezhepçilik üzerinden ve ücretsiz olarak dayatılıyor.

Kamusal olan sağlık ve eğitim hizmeti özelleştiriliyor, özel olan din ve inanç ise kamusallaştırılıyor. Komik ama böyle.. Burası Türkiye!

Bütçenin mantığında laiklik ve eşitlik yok sayılmış. Otoriter ve teokratik bir devlet bütçesi hazırlanmış.
Din ve mezhep bütçesi ile halkın hak arama bilinci köreltilmek ve itaatkâr kılınmak istenmiş. Bunun içinde Diyanete ve din eğitimi ve din eğitim kurumlarına devasa bütçe ayrılmış.

Devletin 150 bin imamlı en büyük asimilasyon merkezi haline gelen camisine ayrılan Diyanet dinin MGK’sı olarak bir vesayet kurumu haline getirildi.

2012 yılında 3 milyar 891 milyon liralık bütçeye sahip Diyanet, 2016 yılında bütçesi 6.5 Milyar TL çıkıyor. Din bütçesindeki bu radikal artışlar, nedense emekçilerin maaşlarına yansımıyor!

Din finansmanı laikliğe aykırıdır
2016 AKP bütçesi hukuksal, inanç özgürlüğü ve hizmet anlayışı itibariyle, Sünni-Hanefi mezhebiyle sınırlı ele alınıyor. Bu özelliği itibariyle laiklik ve eşitlik ilkesine aykırıdır.

Alevilerin, gayrimüslimlerin ya da inanma hakkını kullanan yurttaşların vergileriyle sadece Sünni inancı beslemek ve kollamak eşitliğe aykırıdır. Adaletli değildir.

Oysa Anayasa’nın 73. Maddesi’nde “Herkes, kamu giderlerini karşılamak üzere, malî gücüne göre, vergi ödemekle yükümlüdür. Vergi yükünün adaletli ve dengeli dağılımı, maliye politikasının sosyal amacıdır” hükmüne yer verilmiştir.

Anayasa’nın 73. Maddesi, kendisinden üstün bir norm olan 2. Maddesi’ndeki “İnsan Haklarına Saygılı, Laik, Demokratik, Sosyal, Hukuk Devleti” ilkesi doğrultusunda yorumlandığında; devletin kamu gideri olarak yurttaşlarından aldığı vergiyi yurttaşlarına kamu hizmet için adaletli ve eşit şekilde “laiklik ilkesi” ekseninde harcaması gerekir.

Halktan “vatandaşlık esasına göre” toplanan vergiler “mezhep esasına göre” harcanamaz!
Bu Anayasa’ya aykırıdır!

2016 bütçesi ile AKP hükümeti, halkın vergilerini “kamu gideri altında” Sünni-Hanefi inancına tahsis ediyor.

Bu durum sadece laiklik ilkesine değil, aynı zamanda diğer inançlara (Alevilik, Hıristiyanlık, Musevilik, Ezidilik) hizmet için herhangi bir şekilde vergiden bütçe tahsis edilmemesinin hukuka ve “eşitlik ilkesine” de aykırı olduğu anlamına gelir.

“Kamu Gideri” sadece Sünni inanca mensup vatandaşlara “dinsel gider” olarak aktarılması, diğer inanç mensuplarının ihtiyaçlarının “kamu gideri” içinde kabul edilmemesi anlamına gelen, eşitlik ilkesine aykırılığın da tezahürüdür.

“Kamu Gideri” adalet ve hakkaniyet ilkeleri ile birlikte değerlendirildiğinde; Cami inşasının, camilere, Kuran kurslarına, Sünni din eğitimine ve Sünni eğitim kurumlarına bütçe aktarılmasının, Sünni din adamlarının maaşının ödenmesinin, bir kamu gideri olmadığının bilinmesi ve hukuksal olarak kabul edilmesi gerekir.

Dolayısıyla TBMM çatısı altında mezhep bütçesinin miktarını ve dağılımlarını belirleyen 550 milletvekili sadece anayasal suç işlemiyor, aynı zamanda laiklik ve eşitlik ilkesini de çiğniyor.
Oysa laiklik ve eşitlik gereği TBMM’deki bütçe görüşmelerinde “din bütçesine” hayır oyu kullanılmalıdır!

Ölümün türküsü

TURAN ESER
W.Shakespeare, Macbeth adlı ünlü eserinde sanki bugünün Türkiye’sini anlatıyor; “En büyük acılar, kaygılara döndü, ölüm çanları kimin için çalıyor soran yok. Doğru insanların ömrü tükeniyor. Başına takılan çiçeklerden daha çabuk, hasta olmadan ölüveriyor insanlar.”
Ölüm çanları bu kez onun için çaldı. O insan hakları mücadelesi aktivisti, Kürt sorununun çözümünde barışın elçisi ve adalet arayışında Diyarbakır Barosu Başkanı Tahir Elçi’ydi.
Dört Ayaklı Minare’ye yapılan silahlı saldırıyı kınamak için gitti, ruhu gönlümüze, bedeni Dört Ayaklı Minare’nin altına düştü. Adı faili belli diğer 17 bin siyasi cinayetlerde kaybettiklerimizin listesine eklendi.
Ölümün çanlarını çalan devlet cinnet geçiriyor. Ölenlerin payına ağıtlar ve ölümün türküleri düşüyor. Vatandaşlarını öldürmeye adamış devlet ahlaksızlığı, insanlık suçlarıyla ülkeyi yaşanmaz hale getiriyor. Umutsuzluğa kapılıp bu ülkeyi terk etmeye hazır on binlerce insan var!
Yüzleşme yok, tarih tekerrür ediyor
Tarihin karanlık kuyularında birikmiş acılar ve katliamlarla yüzleşip, aydınlık geleceğe yürümek yerine, o karanlık tarihin zalimleri ve zulmünden beslenerek tarihi tekerrür ediyorlar.
Bu karanlık tarihin temsilcisi olanlar, ‘Yeni Türkiye’ adına ecdatlarının soyunu sürdürüyor.
Dünden farklı ne var bu ülkede?
Kültürel kimliklerin, dillerin, dinlerin ve tüm mazlumların musahipliğine, yoldaşlığına, kardeşliğine ve eşit yurttaşlığına izin mi veriyorlar? Hayır!
Zalimlerin tarihine sığınarak bu toprakları mazlumların mezarlarıyla dolduruyorlar.
Asırlardır korkuyorlar. Korkularını korkutarak, öldürerek gizlemeye çalışıyorlar.
Yüreği insan hakları ve adalet arayışı için çarpanlardan korkuyorlar.
Tahir Elçi’den de korktular ve bu yüzden onu diğer muhalifler gibi öldürdüler.
Korktukça zulmediyorlar. Öldürüyorlar. Cismi ve kurumsal değişimler zihniyeti değiştirmeye yetmiyor!
Tahir Elçi, devletin Kürt sorununun çözümündeki samimiyetsiz, adaletsiz ve ahlaksız yaklaşımını görüyordu. Kürt sorununu şiddet ve savaş politikalarıyla çözümsüzlüğe sürükleyen AKP devletini görünür kılmak istiyordu.
Kör değil, gör kurşundu
Önce hedef gösterildi ve sonra gereğinin yapılması uygun ‘gör’üldü.
Olan oldu!
‘Kör kurşun’ değil, ‘gör’ kurşunu Tahir Elçi’yi hepimizin gözü önünde öldürdüler.
Hak ve adalet arayanları enselerinden vurmaya alışkın bu ülkede her evde farklı dillerde ölümün türküsü ve ağıtlar söyleniyor. Hrant için Ermenice, Tahir için Kürtçe ağıtlar yakılıyor.
Zulmün karşından hak ve adalet arayışında Tahir Elçilerin payına ölümün ağıtı düşüyor. Onun payına ölümlerin hikâyesinde buluşmak kalıyor.
Diyarbakır’da vurulmuş can, ‘faili belli’ siyasi cinayetler listesindeki barış elçilerinin hikâyesinde buluşuyor. Bu hikaye, barış ve yaşam hakkı yerine, 40 yıldır savaş ve ölüm seçeneğine sıkıştırılmış Kürt sorununun çözümsüzlüğünde ölenler ile Tahir Elçi’nin “1990’lı yıllardan bu güne JİTEM’ci ağababalarınıza ve generallerinize boyun eğmedim, sizden mi korkacağım” diyerek, tüm çığlığıyla ölüme meydan okuyan haykırışı ile zalimin zulmünü yenmek için ateşli mücadeleye inadına sarılanların ve insanlığın barış ile buluşturmasının hikâyesidir.
Ve biz, bu ülkenin acı hikâyelerini ölümün türküsüyle ya da kanlı savaşını diliyle değil, çok kültürlü ülkede özgür yaşama hakkına sahip çıkmak için barışın hikâyesini çok dilli yazmaya geldik.
Biz biliyoruz; Herkes kendine yakışan hikâyesiyle geliyor halkın huzuruna. Kimi zalimliği ve zulmü ile, kimi mazlumluğu ve mağduriyeti ile. Kimi zalimliğinin yarattığı tahribatları ve gerçekleri örtmek için öldürüyor, yasaklıyor.. Biz mazlumların barış hikâyesini yazıyoruz.
Kimileri gözlerimizi korkutarak körelmemizi istiyor. Biz gerçeğe karşı körleşmeye değil, bizzat gerçeğin kendisini anlatıyoruz.
Fıtratında öldürmek olanların maskelerini yırtmaya adadık mesleğimizi.
Onlar barış için adalet arayan Tahir Elçi’yi öldürmeyi seçtiler. Tahir Elçi ise kıblesini zalimin zulmüne göre seçenlerden olmadı.
O mazlumun avukatı ve öğretmeni oldu. Yaşamında bunu gösterdi. Emredenlerin ölüm türkülerini değil, barışın türküsünü söyledi. Zalimlerin günahlarına, seçilmiş padişahların fetvalarına hizmet eden kulluk sözleşmelerine karşı çıktı.
Katli vacip ‘gör’üldü. Ve ‘gör’düler! ‘Gör’ kurşunu onu bizden ayırdı.
Tahir bize ‘Barış Elçiliğini’ miras bıraktı. Mirasına sahip çıkacağız... İnadına barış diyeceğiz!

Barış mutluluktur

Turan Eser

TABUTLARA YOKSUL ÇOCUKLAR DİZİLDİ

Demokratik yönetim için barışı değil, sıkıyönetim için savaşı tercih edenler, “evlatlarımızı feda edeceğiz” diyorlar. Kendi çocuklarını ise bu ‘feda olmak’ hakkından torpilli ‘çürük raporu’ ya da ‘bedelli’ ile muaf tutuyorlar.
Türkiye’de çok şey yavaş da olsa değişiyor. Artık halk çocuklarının ‘vatan’ için değil, muktedirlerin iktidarı için feda edildiğini görüyor ve can alıcı soruları soruyorlar!
Askerlerin cenaze törenlerini seçim kürsüsü ve siyasi propaganda alanına dönüştüren Erdoğan’a ve AKP’ye aileler ile yakınları itiraz ediyorlar. Geçmişten farklı olarak ilk kez bu kadar yaygın ve yüksek sesle acılarını ve serzenişlerini dile getiriyorlar.
“Allah rızası için yazın” diyor, asker cenazelerinde yükselen öfkeli ses.
Yazıyoruz!
Recep Beycur’un cenaze töreninde akrabası Ömer Beycur, Erdoğan’a seslenerek; “Cumhurbaşkanı gurur duysun. Kardeşi kardeşe kırdırıyor. Onun oğlu olsa böyle olur muydu?” diye soruyor.
Çavuş Haşim Dirik’in cenaze töreninde akrabası “Cumhurbaşkanı, Başbakan, milletvekili hiçbirinin çocuğu ölmedi. Yazıklar olsun onların insanlığına. Sadece boy gösterisi yapıyorlar” diyerek isyan ediyor.
NİÇİN ÖLÜYORUZ?
Albay Mehmet Alkan, asker kardeşinin tabutu başında soruyor; “Bunun katili kim, bunun sebebi kim, düne kadar çözüm diyenler ne oldu da sonuna kadar savaş diyor?”
Evet, katil kim?
Kim bu ölümlerin sebebi?
Yoksa onu ‘Başkan’ yaptırmadık diye mi?
Evet, onun içinmiş!
Jandarma Çavuş Bahadır Aydın’ın cenaze töreninde isyan eden akrabası, “10 Ağustos’ta Cumhurbaşkanı yerine Başkan seçmiş olsaydık Türkiye bugün bu kaosu yaşamayacaktı” diyen Sağlık Bakanı Mehmet Müezzinoğlu’na haklı olarak, üste Mehmet Alkan albayın sorusunu da cevaplayan şu soruyu soruyordu;“Sayın bakan, ‘başkan seçilseydi böyle olmazdı’ dediniz. Daha kaç şehidin gelmesi gerekiyor?”
AKP’nin kan üzerinden yürüttüğü siyaseti eleştiren, hakikatleri ortaya seren soruların sahipleri etiketlenerek itibarsızlaştırılmaya çalışılıyor.
Açık ve net sözlerle barış istiyorlar. Musalla taşına konmuş altı Türk ve Kürt gencinin isminin Barışolması tesadüf değil. TBMM’de barışı sağlayamayan AKP iktidarına, tabutlarının başlarında yaktıkları Türkçe ve Kürtçe ağıtlarıyla barışın önemini anlatıp soruyorlar: “Neden ve kim için ölüyoruz?”
SANDIK 'NAMUSSUZLUK' YAPINCA
Hakikat şudur; seçilmiş padişah koltuğuna yapışmış ve bırakmak istemiyor. İktidar tatlı, güvenli; rant ve güç demek. Bırakmamak için her yolu mubah sayıyor. Cumhurbaşkanlık yetkisi ile yetinmiyor. Ben ‘seçilmişim’ diyerek, hükümete, muhalefete, halka, dine, sermayeye, dış politikaya ‘seçilmiş padişah’ gibi hükmetmek istiyor. ‘Başkanlık Sistemi’ olmayınca, bu kez hukuk dışı AK-Saray kriterleri ve şark usulü kurnazlıklarla fiili durum yaratıyor.
Dönemsel taktiklerin ürünü olarak bazen ‘barış süreci’ için ‘baldıran zehri’ içiyor, her şey tıkırında giderken “demokrasi sandıkla başlar, sandık namustur” diyor, 7 Haziran’da sandık ‘namussuzluk’ yapıp “sana başkanlık ve tek başına iktidar yok” deyince, devletin en güçlü şiddet aygıtlarını devreye sokarak zorun dili ve sopası ile iktidarını korumak istiyor.
TABUTLARA YOKSUL ÇOCUKLAR DİZİLDİ
Demokratik yönetim için barışı değil, sıkıyönetim için savaşı tercih edenler, “evlatlarımızı feda edeceğiz” diyorlar. Kendi çocuklarını ise bu ‘feda olmak’ hakkından torpilli ‘çürük raporu’ ya da ‘bedelli’ ile muaf tutuyorlar.
Halkın çocukları, onların iktidarları korunsun diye ölüme gönderiliyor. Feda edilenler kimin çocukları? Açılan tabutların içinden sadece fakirlerin, işçilerin, yoksulların çocukları çıkıyor. Cumhurbaşkanı, Başbakan, Bakanların ve hükümet üyelerinin çocukları bu tabutlara girmekten muaf tutuluyor!
CEHENNEM İLE KORKUTUYORLAR
“Analar ağlamayacak” diyenler, şimdi çocuklarını kaybetmiş analara “ne mutlu şehit ailelerine” diyor. Madem mutluluk ölümle geliyor, neden kendilerini bu ‘mutluluğu’ tatmaktan muaf tutuyorlar. 30 korumalı, zırhlı araçlar içinde “şehit olmak istiyorum” diyerek, halkın acısı ve zekâsıyla dalga geçerek negatif enerji saçan Bakan’ına ne demeli?
Peki ya şu ‘vatan, millet ve maneviyat için’ ek ödenek, Mercedes ve jakuzilerden vazgeçemeyen Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Cuma hutbesinde “Milli ve manevi değerlerimize karşı fedakârlık, yeri geldiğinde din için, vatan için, bayrak için, ezan için, namus için ve yarınlarımız için candan, anadan yardan geçebilmektir” diyerek, gençlerin canlarını feda etmeye davet etmesine ne demeli? Peki, çocuklarını çatışmalarda kaybetmiş ailelerin cenaze törenlerindeki vicdani serzenişlerinden ve öfkelerinden rahatsız olup, “eskiden şehit cenazelerinde böyle taşkınlık yoktu” diye suçlu arayan yandaş yazarlara ne demeli?
Yaşamak yerine ölümü kutsayan İstanbul Müftüsü Rahmi Yaran neden ‘’ölenlerin ailesi bağırmasın, cennete girme şansları olmaz!” diye anaları cehennem ile korkutur?
İtiraf edeyim ki, Türkiye’de ne siyaset, ne gazetecilik, ne din, ne insanlık bu kadar kirlenmemişti. AKP ve AKsaray kriterleri sadece insanları değil, insanlığı da öldürüyor.
Evet, her şey rağmen, en son umut ölür diyenler, savaş lobisine karşı barışın, şahinlere karşı güvercinlerin kazanacağından eminler.
Sön sözü çatışmalarda öldürülen onbaşı Barış Aybek’in babasına bırakalım: “Oğlumun ismi gibi bir ülkede yaşamak isterdik. Böyle bir ülkeyi özlüyoruz”.

Yol TV

Yol Club

Yazarlar


IMAGE

Asure ve Laiklik
Salı, 25 Ekim 2016
Turan Eser Ankara...
IMAGE

Reina katliamını lanetliyorum
Pazar, 01 Ocak 2017
Ali Kenanoğlu...
IMAGE

Benim Oy'um, HAYIR!
Salı, 24 Ocak 2017
Aliekber...
IMAGE

Saraç'tan suç duyurusu çağrısı
Cuma, 03 Nisan 2015
Nejdet Saraç...
IMAGE

Türkiye’de Alevi olmak
Perşembe, 13 Mart 2014
Ercan Geçmez...
IMAGE

AKP Halka Hesap Verecek
Salı, 05 May 2015
GÜLBEY KÖSEOGLU...
IMAGE

Xızır Orucu
Perşembe, 16 Şubat 2017
Ali Rıza Ulucan...
IMAGE

ADOLF TAYYİP ERDOĞAN KÖLNDE ÇOK MUTSUZDU
Pazar, 25 May 2014
Alaattin Şahan...
IMAGE

Biz Berkin'iz. Ağlama ulan, ses ver!
Perşembe, 13 Mart 2014
Ece Temelkuran...
IMAGE

Kapanmayacak Bir Yara
Cuma, 04 Temmuz 2014
Murat Meriç...

Link1 | Link2 | Link3

Copyright © 2014. All Rights Reserved.