• İslam-Alevi İnanç Toplumu (IAGÖ) ve ilgili organlarına!

    İslam-Alevi İnanç Toplumu (IAGÖ) ve ilgili organlarına!

  • Ortak güç oluşturmayı çok önemsiyoruz!

    Ortak güç oluşturmayı çok önemsiyoruz!

  • Reina katliamını nefretle kınıyoruz!

    Reina katliamını nefretle kınıyoruz!

  • Hızır hepimizin yar ve yoldaşı olsun!

    Hızır hepimizin yar ve yoldaşı olsun!

  • Alevi Medyası susturulmaya çalışılıyor!

    Alevi Medyası susturulmaya çalışılıyor!

A.Ş. Devletinde Paran Kadar Vatandaşlık

TURAN ESER

Kişisel hırs ve ihtiras, gözü körleştiriyor, vicdanı karartıyor. Devlet yetkisini ve toplum iradesinin mührünü elinde tutanın, kişisel ihtirasını egemen kılarak her şeye damga vurma hırsı tedavi edilmesi gereken hastalık biçimidir. Bu hastalığa bulaşmış sayısız yönetici var!

Geçmişin karanlık tarihinde kaldı, dediğimiz totalitarizm ve sultanca yönetme biçimleri, 21. yüzyılda yaşatılmaya devam ediyor.

Seçilmiş padişah 2700 bin çalışanı olan AK-Sarayı’ndan sesleniyor.

“400 vekil istiyorum...”

“Tarihimizde, genlerimizde başkanlık sistemi var” diyerek başkanlık sistemi istiyor.

“Tarih” dediği Osmanlıdır! “Gen” dediği ise tek adama dayalı din halifeliğidir. “Türkiye A.Ş. (Anonim Şirket) gibi yönetilmeli” diyor.

Devlet A.Ş. olmalıymış.

Oysa TC Anayasası’nın 1. Maddesi’ne göre teorik olarak “Türkiye Devleti bir Cumhuriyet” gibi yönetilmeli diyor. Dün çırak, kalfa ve usta iken devleti tüccar gibi yönetenler, seçilmiş padişah mertebesine erince kendilerini devleti yönetecek A.Ş. Müdürü yerine koyuyor.

O “başkanlık sistemi” talep ederek A.Ş. sahibi olmak istiyor.

Oysa Anayasa’nın 6. Maddesi “Egemenlik, kayıtsız şartsız Milletindir” buyurmuş.

Halkın egemenliği mi? Her zaman olduğu gibi halk egemen olamaz! Daha çok kamu hizmetinde parası kadar müşteri olacak! Dinsel kamu hizmetleri dışında, tüm kamu hizmetleri özelleştirilerek, sağlık ve eğitim gibi paralı olarak verilecek.

PARAN KADAR HİZMET
Artık parayı veren düdüğü çalacak rejiminin müşterileri olarak demokratik ve sosyal devlette değil, pazarda yaşıyoruz. Paran kadar sağlık, paran kadar eğitim, artık paran kadar vatandaşlık haline dönüştü. Şimdi geriye kalan tüm kamu hizmetleri kırıntısı da paralı hale geliyor.

Çağdaş, laik ülkelerde din hizmetleri özel yaşama aittir. Bizde ise din kamulaştırılmış, sosyal devlet ise özelleştirilmiş. Bizde her şey ters yürüyor. Sosyal devlet yerine A.Ş.!

AKP diktatörlüğü A.Ş. devleti kurarak halkın daha fazla, yani iliklerine kadar sömürülmesini istiyor. Devleti şirketleştirip siyasetçiyi tüccarlaştıran RTE zihniyetinin özendiği esas model vahşi kapitalizmin mezhepçi versiyonudur! A.Ş. devleti AKP’nin yanlış politikaları sonucu zaten iflas etmiştir. A.Ş.’nin zararlarını ise aşırma müptelası olan AKP, elini halkın cebine uzanarak karşılıyor.

Vahşi kapitalizmin sömürücü karakterinden esinlenerek, tek adama dayalı devletin çok yönlü sömürücü ve baskıcı yönüne sığınmak ve kendisini güvenceye almak için devleti şirketleştirmek ve halkı müşteri haline getirmek klasik bir Osmanlı döneminin akçe derinliğindeki aklıyla orantılıdır.

Demokratik ve sosyal devlet mi? “Demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devleti” hükmü Anayasa’nın en büyük yalanı olarak Oscar’a adaydır.

TARİHİN TEKERRÜRÜ
Tarih, tüm tek adam olma saplantısına teslim olmuş Hitler’in, Mussolini’nin, Duvalier ve Pol Pot gibi diktatörlerin totaliter rejimlerde ortaya çıktığına, kendisiyle beraber ülkesini ve toplumu felakete sürüklediğinin şahididir.

İtalya’da Mussolini iktidarını inceleyenler bilir ki Mussolini diktatörlüğü İtalya’yı polis devletine çevirdi. Muhalif medyaya sansür uyguladı. Anti demokratik seçim sistemine sığındı. Emek örgütlerine karşı zor ve yasakları kullandı.

Diktatörlüğünü güvence altına alan “iç güvenlik” kanunları çıkardı. Üniversiteleri yandaş öğretim görevlileri ve polisle kuşattı. Medya genel yayın yönetmelerini seçti.

Devleti A.Ş. gibi yönetmek için “ekonominin faşistleştirilmesi” tezini benimsedi. Devletin, ekonominin ve halkın tek sahibi olmaya yeltendi.

Son olarak soluğu, saklanmak için sığındığı ıslak bir battaniye içinde aldı. Fakat o battaniye de onu korumadı!

Tüm diktatörler gibi onun da sonu hazin bitti!

Kadınların Kerbelâsı

TURAN ESER

Tecavüz ve cinayet haberleri geliyor. Her gün biraz daha artarak. Her gün biraz daha vahşileşerek. Henüz 13 yaşındaydı H.Ü., tecavüzcüsüyle evlendirildiğinde. Zorla evlendirilmesinin üzerinden bir ay geçmeden odasında göğsünden vurulmuş olarak ölü bulundu.

S.B. bir gece evine gelen erkek tarafından tecavüze uğradı. Bu tecavüz davasında mahkeme “gece evine gelen erkeği kabul etmenin cinsel ilişkiyi cesaretlendiren davranış” olduğunu gerekçe göstererek beraat kararı verdi; tecavüzcüden yana tavır koydu.

Tecavüz davalarında geleneksel “kadın nazlandı” ya da eve misafir kabul ederek ”kuyruk salladı”denilerek, kadına yönelik tecavüz, taciz, şiddet ve cinayetlere toleransla bakılmış ve ceza indirimleri erkek egemen yargının referansları haline dönüşmüştür.

Yargıdan ve erkek egemen sistemden güç alan erkekler “önemsizler” ve “müsaitler” diye kadınlara mezarlar kazıyor. Tarlaya, bir derenin yatağına, dağların eteklerine, bodrum katlarına, yani karanlık olan her yere kadın cinayetleri için kazılmış mezarlıklar diziliyor.

Kendi vicdanına ve ruhuna tecavüz etmiş erkek vesayetine dayalı bir ülkede, kadınlar için sokaklar pezevenkliğin, odalar tecavüzün, işyerleri tacizin, sömürünün, kaldırımlar cinayetin ve yataklar kadınların Kerbelâsına dönüşüyor.

Özgecanlar, H.Ü.’ler kadınların Kerbelâsı’na eklenen son olmayacak kurbanların adıdır!

“Kadına kim tecavüz etti, kim öldürdü” sorusu hakikati örtmenin, kadınların bu soruya asırlardır verdikleri cevaplara sağır kalma halidir.

Kadına yönelik taciz, tecavüz, şiddet ve cinayet suçlularının dosyasında; erkek egemen zihniyet, iktidarı erkeklik üzerinden üreten sistem ve dinci vesayet rejimi yazıyor.

Kadına yönelik şiddet, tecavüz ve cinayetler üreten erkek ve dinci vesayet sistemine dayalı ucubelik bulaşıcı kötülük üretiyor. Travmaları bitmeyen kadınların hakikatlerine kör, sağır ve dilsiz kalan erkekler olarak, kendimizle yüzleşecek gerçek soruları üretemiyoruz.

Sorsak bir kere; kadınların yaşam alanlarını gasp etmiş ve nefes almasın diye boğazını sıkan, dinci fetvaları üreten kim?

Sorsak; Mardin’de 12 yaşında tecavüz edilen ve 26 erkeğe satılan kız çocuğunu korumayan hukuk sistemi kimin eseri?

Soralım; kadınlara korkmayı, geceleri tek başına dolaşmamayı kim öğretti!

Soralım; kadınları mutfağın kölesi yapmayı kim istedi? Özgürlüklerini gasp eden erkekler değil mi? Kadına korkmayı öğreten kim?

Erkekler! Erken egemen sistem! Erkek devleti! Erkek vesayeti! Devlet baba! Erkek ulema!

Kadınların yaşadıkları sadece insanlıktan çıkmış bir iki vahşi canavarın kadın Kerbelası’ndaki kurbanları değil, erkeklerin, iktidarın, kurumların, siyasetin, hukukun ve dinin yarattığı hâkim erkekçi iklimin sonucudur.

Kadına yönelik suçları koruyan kollayan, tecavüzü meşru gören erkek ve dinci vesayete dayalı egemen zihniyet gerçeği göz ardı edilmemelidir.

Tecavüzcülere “iyi halden” dolayı “ceza indirimi” yaparak koruyan ve kollayan erkek vesayetin sözcüleri, kadın sorununa nasıl cevap verebilir?

Kadın düşmanı erkek ve dinci vesayetin ses tonları çok yüksekten geliyor. “Bir tane kız mıdır, kadın mıdır bilmem” diyor cehaletle sulanmış beyin!

“Tecavüzcüler, kürtaj yaptıran tecavüz kurbanından daha masumdur” fetvasını okuyan sapıkları koruyan kim?

“Kadın ve erkek arasında yaratılışından kaynaklanan bir eşitlik olamaz” diyerek eşitsizlik tahribatlarını üretenler kim?

“Çocuk nikâhlarının çoğu masumane” diyerek 13 yaşındaki kıza tecavüz ederek nikahlayıp öldüren vicdansızlık kime aittir?

Kadının feryadına sağır kalmış vicdansızlığın ve kadına yönelik suç üretme makinesine dönüşmüş bu ülkenin uhrevi ve politik diline sığınanlara sorulacak onca soru var.

Bir son soru olmasa da sormak lazım; kimliğinde cinsiyeti kadın yazan “önemsiz ölüler” ülkesinin Kerbalası’nda kadınlara mezar kazan Yezid’lerin kimliğinde cinsiyeti ne yazıyor?

İnsancı Anadolu ozanı

Turan Eser

“-insanlık öldü mü? dedim

-yok, dedi, ölmedi, ölmedi ama bir yerlerde sıkıştı kaldı herhalde

-nerede kaldı acaba?”

Yaşar Kemal  

“Dünya denilen bin bir çiçekli bahçe”yi beyaz at üzerinde terk ederken, bu “bin bir çiçekli bahçe”ye ektiği yapıtlarıyla insanlığın kalbinde her daim yeşerecek ve yaşayacak büyük ozan Yaşar Kemal.  

Dün onunla fiziksel veda, düşünsel olarak yeniden buluşmak için ‘’merhaba’’ günüydü. Cami avlusunda dinli, dinsiz, tüm dilleri, dinleri, kültürleri ve solun tüm renklerini buluşturdu.  

Büyük bir ozan olarak, insanlığın, doğanın ve adaletin gözü, kulağı, sözü ve sesiydi. Cumhuriyet’le yaşıt koca bir çınarın insanlıktan, eşitlikten ve adaletten yana onurlu duruşuyla evrensel bir değer olmuştu.  

İsmi kitaplardan silinen Anadolu ozanı Homeros’tan, sonra gelen 20. yüzyılın çağdaş halk ozanı Yaşar Kemal insanlık için önemli bir kazanım, şans ve zenginliktir. Geleceğin köprüsünü inşa edecek gençlere rehberlik edecek düşünce mirasıdır. O her şeyden önce insancı, doğacı ve solcuydu. Her kesimden insanın, doğadaki börtü böceğin, ağaçların, çiçeklerin, dağların, toprağın derdini ve dilini bilendi.  

“Halkın mutluluğunun önüne kim geçiyorsa ben sanatımla ve bütün hayatımla onun karşısındayım. Ben etle kemik nasıl birbirinden ayrılmazsa, sanatımın halktan ayrılmamasını isterim. Bu çağda halktan kopmuş bir sanata inanmıyorum” diyen yaşam felsefesine sahipti.  

Anadolu’ya kulak, söz, cesaret, yürek, ışık ve türkü olmuş İnce Memed, Anadolu’nun destanlarını, ağıtlarını, masallarını, şiirlerini ve tekerlemelerini sözlü gelenek üzerinden inşa ettiği zengin diliyle harmanlayarak, edebiyata “yeni” bir dil kazandırmıştır.  

Despotlara ve despotizme karşı eşitlik ve özgürlük isteyen Yaşar Kemal “İnsanın içindeki eşitlik, adalet, özgürlük duygusu var oldukça sosyalizm savaşımını zafere kadar insanoğlu sürdürecektir” görüşünü dile getirirken, “nasıl bir sol?” sorusuna “Yüzde yüz bağımsızlıktır sosyalizm. Kişi bağımsızlığı, ülke bağımsızlığı, politik bağımsızlık, ekonomik bağımsızlık, özellikle de kültürel bağımsızlık... Bu çağa gelinceye kadar kültürler birbirlerini beslemişlerdir, yok etmemişlerdir. Oysa çağımızda, kültürler kültürleri yok etmek için, bilinçli olarak kullanılmışlardır, emperyalistler tarafından. Benim için dünya bin çiçekli bir kültür bahçesidir; bir çiçeğin bile yok olmasını, dünya için büyük bir kayıp sayarım” diye cevaplar. İşçi sınıfının iktidarını savunmuş ve TİP içinde yer almıştır.  

Bu tavrıyla egemenleri de rahatsız etmiştir. Hapishaneye atılarak korkutulmak ve sindirilmek istenmiştir. Ne cezaevleri, ne iktidar medyasının onun ismini unutturma çabası, yok edememiş onun insanca sözlerini, saçtığı ışığı ve türkülerini, Anadolu’nun yüreğinden. Egemenler ne kadar sevmese de yok etmeye çalışsa da İnce Memed fışkırmış toprağın bağrından, halkının arasından çıkagelmiş. O sadece Çukurovalı Kürt Yaşar değildi! Türklerin Kürt’ü, Kürtlerin de Türk’üydü! Kürt sorunun çözümü için ‘’Dağlar, insanlar ve hatta ölüm bile yorulduysa, şimdi en güzel şiir, barıştır’’ diyerek yol göstermişti.

TURAN ESER

“Alevileri çok seviyorum” diyen Yaşar Kemal, duygularını şu sözlerle dile getirdi; “Alevileri yazdım çokça. Onlar da çok zulüm görmüş insanlardır. Ben zulüm gören insandan yanayım… onlar zulüm gördüler, onları öldürdüler, onları dövdüler. Yine de o sevgi dininden vazgeçmediler”  

Anadolu’nun çağdaş Homeros’u Yaşar Kemal, insan olma yolunda edebiyatıyla, şiirleriyle, sözüyle her kesime ışık oldu. Kalpleri ısıtıp, yürekleri coşturup sevgi, insanlık, eşitlik, kardeşlik ve aşkla harmanladı.  

Evrensel bir dünya adamı olarak fakirin, mazlumun, ırgatın, işçinin, öğrencinin ve tüm kültürlerin ruhuna dokunmuş, onların yüreklerine ve akıl tarlasına ektikleriyle iz bırakmış büyük bir insanlık çiftçisi olarak “bin bir çiçekli bahçe” ütopyasını yaratmıştır. Bize düşen görev; bin bir çiçekli bu bahçeyi etnik ve din milliyeçiliğine dayalı zehirli tohumlarla yok etmeye çalışan politikalara karşı Yaşar Kemal’in rehberliğinde çiftçiliğe soyunmaktır.

Dersim ve Siyaset

Turan Eser

 Dersim’li; AKP ve MHP’ye “Dersim’e sefer olur ama zafer asla” diyor.

Haklılar. Siz dünyanın hangi ülkesinde Davutoğlu ve Bahçeli gibi biber gazı, TOMA’lar, 2 bin polis ve taşıma konvoy eşliğinde, soykırım gerçekleşmiş bir kente, acıları deşmek, yaraları kanatmak ve siyasi istismar için gidildiğine tanık oldunuz?
Devlet Bahçeli, Başbakan’ın gazına gelip, Dersim’e geleneksel kinini kusmak için gitme kararı aldı. Davutoğlu da Dersimlileri gazladı. Değişmeyen; Türk tipi sağcı, milliyetçi ve muhafazakâr siyasete özgü bir tabloydu.
Türkiye’de siyaset ve iktidar acılar üzerinden üretiliyor. Toplumsal barış yerine savaş bu ülkede tercih ediliyor. Bir arada olmak yerine, ayrıştırmak ve kutuplaştırmak siyasetine Türkiye’de tanık olursunuz. Sünni ve milliyetçilik merkezli politika böyle bir şeydir.
Alevi katliamlarına taraf olanlar bugün “Alevi dostu” koyun postuna sığınmış kurt misalidir. Madımak Oteli’nde insan yakanları partili avukat ordusuyla savunan, hatta bu avukatları milletvekili ve üst düzey bürokrat yapan AKP, Dersim sevdalısı olabilir mi?
Malum seçim var. Seçim öncesi “Alevi ve Dersim Açılımı” iç politik malzemeye dönüştürülüyor.
Elbette sadece seçim yatırımı değil. Başka gerekçeler de var. AKP “Yeni Türkiye” inşasındaki Sünnilik merkezli politikaların ve Suriye’de mezhepçi tutumunun üstünü örtmek istiyor.
Avrupa ülkelerinde Aleviliğin kendine özgü inanç olarak kabul edilmesi, Alevilerin inanç özgürlüğü ekseninde birçok haklara kavuşması, AKP’nin dış politikada yaşadığı utancın üstünü örtmek için, kendine özgü bir inanç olan Aleviliği devletleştirme ve Sünnileştirme arayışı var.
KOMŞUDA ALEVİ DÜŞMANI, EVDE ALEVİ DOSTU OLUR MU?
AKP desteğiyle Suriye’nin Lazkiye bölgesinde Alevi kanı akıtılırken evde “Alevi açılımı” manidar değil mi? Lazkiye’de Alevi katliamları gerçekleştiren cihatçıları, daha çok Alevi katletsin diye “eğit-donat” projesiyle destekleyen AKP’nin Alevi açılımı ne kadar sahici olabilir ki?
Komşuda Alevi düşmanı olan, evde dost olur mu?
Maraş, Çorum, Sivas ve Gazi katliamlarındaki siyasi izleri, ellerinde kan lekeleri dururken, “Dersim özrü” ve yağmadan gürleyen “Alevi açılımı” Aleviler için kabak tadı vermişken, hangi vicdan bu samimiyetsizliğe inanır?
ACILAR ÜZERİNDEN OY TOPLANMAZ
Alevilerin sırtında, onlara eziyet veren onca acılı yük var. Onları acılı yükten kurtarmanın yolu istismar politikası değildir. Ötekilerin acıları üzerinden oy toplayan siyaset olmaz. Bu, acıları deşmek ve yaraları kanatmaktır. Oysa özür acıtmamalıdır.
Aleviler sorunlarının demokratik, laik ve hukuk devleti ilkesiyle çözüleceğine inanıyor. Oysa TC devletinin bir sahibi var! Siyasal İslam ve Sünnilik!
Bu Sünni devlet Alevilere acı veriyor. Dert yaratıyor. Ayrımcılık uyguluyor. Nefret söylemiyle Alevileri Sünni çoğunluğun algısında düşmanlaştırıyor.
AKP, Kürt sorununun çözümünde nasıl ki eşit yurttaşlık ve kültürel kimlik hakları yerine “İslam kardeşliği” dayatıyorsa, Alevilerin hak taleplerine karşılık cami kapısını, Diyanet fetvası dayatıyor. Alevilere ruhlarını kaybetmeyi vaaz ediyorlar.
AKP NEYSE MHP ODUR
Davutoğlu’nun Dersim özrü ve Hacıbektaş ziyareti Suriye’deki Alevi katliamlarını örtme ve içerde acıları kaşıyan bir siyasi istismar iken Bahçeli’nin ziyareti de devletin Dersim katliamının ne kadar “haklı” olduğunu, “1937-38 hadiseleri isyandır ve bu isyana katılanlar bölücü teröristlerdir” sözleriyle anlattığı kindarlık gösterisidir.
Hem Davutoğlu, hem de Bahçeli bu gösterilerini ve şovlarını Dersim dışından getirdikleri partililere ve polislere sundular. Dersim halkının payına ise biber gazları arasında onları protesto etmek düştü.
Neymiş bu gösteriden geri kalan?
Dersim’e Siyasal İslamcılar ve milliyetçiler sefer düzenleyebilirmiş ama Dersim’i kazanması mümkün değilmiş!

Gazi Davası Yeniden Görülmelidir

TURAN ESER

Türkiye’de asırladır değişmeyen bir zihniyet ve tutum var. İnkâr, imha ve devlet eliyle hukuk dışı yapılanmaların cinayetleri ve katliamları. Egemenler Türkiye’de demokratikleşme, laiklik, eşitlik, çoğulculuk ve barış karşıtı karanlık ve devlet güçleri darbeler ve katliamlar organize ederler.

Farklı kimliklerin eşit koşullarda bir arada ve barış ortamında yaşamasına engel olmak için farklı kimliklere mensup kesimlere yönelik katliamlar düzenlenir. Devletin derin ve açık güçleri ise bu katliamlarda başrolü üstlenir.
Gazi Katliamı, devletin başrol üstlendiği böyle bir katliamdır. Hedefinde Madımak’ta eksik kaldığı düşünülen Alevi katliamının devamı vardır.

Alevilerin toplumsal hafızası ve değerleri katliamlarla yok edilmeye çalışılıyor. Alevi toplumunun vicdanı bu ülkede rahat değil. Gazi’de rahat değil, Madımak’ta rahat değil, Dersim’de, Çorum’da, Maraş’ta, Roboski’de 1915’te, 6-7 Eylül olaylarında rahat değil. Hrant Dink, Malatya, Trabzon cinayetlerinde rahat değil. Yazarlarına, aydınlarına, gazetecilerine, gençlerine ve kadınlarına yönelik baskılarından, cinayetlerinden ve tutuklamalarından rahat değil.

Toplumsal kesimler vicdanını rahatlamak istiyor. Bunun içinde siyasi iktidarı Gazi Katliamı’yla yüzleşmek için göreve çağırıyor. Katilleri ve tüm sorumluları açığa çıkarın diyor.

12-13 Mart 1995 tarihinde Gazi’de ve Ümraniye‘de devam eden, katliamın 20. yıldönümündeyiz. Çağdışı ve vahşet iklimin ideolojik katliamının ardından 20 yıl geçmesine rağmen gerçek katliamcılar henüz, demokratik kamuoyunu, Gazi şehitlerinin ailelerinin ve Alevi toplumunun karşısına konulamadı. Gazi Katliamı gibi, aynı zamanda, Gazi davasının hukuksal aşamaları bile gizlenmek için, kamuoyunun önünden kaçırılarak, seyyar dava haline getirilmiştir. Katliamın mağdurları seyyar mahkemeler tarafında ayrı bir baskı altına alma aracı haline getirildiği, hukuk tarihinin en rezil örnekleri olarak hafızalarda yer aldı.

Gazi davasının mağdurlarının 13 yıl boyunca “adalet” peşinde koşmuş ama sonuç alamamıştır. Hukuk açısından bir skandal niteliği taşıyan bu dava AİHM’e kadar gitmek zorunda kalmıştır. ABF olarak, 12-13 Mart 1995 tarihlerinde İstanbul Gaziosmanpaşa’da yaşanan, insanlık dışı faşist saldırı ve iki gün sonra da katliamın devamı olarak Ümraniye’de devam eden katliamı unutmadık. Göstermelik ve seyyar davanın, yıllarca, sanıkları varolan delillere rağmen, aklama niteliğinde bir kararla sonuçlanmış olması, halk ile birlikte hukukun da katledildiğinin göstergesidir.

Türkiye’yi katliamlar coğrafyasına dönüştüren olayların gerçek sorumluları ve organizatörleri açıklığa kavuşturulmadığı sürece, Türkiye’de toplumunun güvenliği sağlanamaz, bu türlü katliamcıların yaşam alanları ve gücü yok edilemez. Bu katliamlara sessiz kalmak, geleceğin güvence altına alınmasına kayıtsız kalmak anlamı taşır.

Çağdaş, laik, eşitlikçi, barışçı ve demokratik bir Türkiye özlemi, ancak katliamcıların salt tetikçileri ile sınırlı değil, arkasındaki ideolojik ve derin güçlerle açığa çıkarılmasıyla mümkündür. Türk-İslam sentezine dayalı etnik ve dinsel milliyetçilik adına gerçekleşen tüm bu cinayetler, egemenlerin iktidarlarını zorla koruduğunun da kanıtıdır.

Tarihimize bir kara sayfa olarak eklenen Gazi Katliamı’nı ve bu katliamda devletin üstlendiği başrolü unutmadık. Bu kara lekeyi, toplumumuz çağdaş, laik, demokratik bir cumhuriyetin yapısına kavuşuncaya kadar devamlı unutturmamaya ve unutmamaya devam edilecektir.

Alevi hareketi, başta Gazi Katliamı olmak üzere, AKP hükümetini tüm siyasi katliamlara yüzleşmeye davet ediyor.
Bu nedenle TBMM çatısı altında derhal bir araştırma komisyonu kurularak, Gazi davasının yeniden görüşülmesi sağlanmalıdır. Çünkü Gazi davası toplumun vicdanında henüz sonuçlanmamıştır.

Bu sonuçlanmadan Gazi davasının takipçilerinin adalet arayışı ve yürüyüşü devam edecektir.


Turan Eser
Ankara/ Türkei

https://twitter.com/Turan_Eser

https://www.facebook.com/turan.eser

AK-Teoloji Fabrikası

TURAN ESER

Jean-Jacques Rousseau “Çocuk ne hekim ne asker ne din adamı olmalıdır, çocuk önce insan olmalıdır” diyor. Bizde “Her Türk” ya “Asker doğar” ya “Müslüman”!

“Türk-İslam Sentezi” ekseninde egemenliklerini sürdüren menfaat şebekeleri bu nedenle “dindar ve kindar (militarist) nesil” vaaz ediyorlar.

Devlet zoruyla ve eliyle anaokulundan mezara kadar din eğitimi ile uyutulmak için programlanıyoruz. Mezhepçi ve kindar nesil tahayyülü homojen ve biatkâr bir millet yaratmak içindir.
Çocuklarımız, AK-Sarayın ideolojik, AK-Diyanetin ve AK-Eğitimin teolojik fabrikaları tarafından teslim alınıyor. Beyinleri yıkanıyor!

Bu ancak zor ve devlet teolojisi ile mümkündür. Çünkü laik olmayan ülkelerde din, bireyin kişisel tercihi ve razılığı ile değil, devletin zoruyla dayatılır.
Bununla yetinmiyorlar, kamu mallarını sermayeye ve yandaşa peşkeş çekerken, devletin kamucu niteliğini küçültürken, yani her şeyi özelleştirirken, insanları ve vicdanlarını din eğitimi ve diyanet üzerinden kamulaştırıyorlar.

12 Eylül’ün faşist Anayasası’ndan aldıkları güçle “Milli irade” safsatası adı altında “kamusal dindar millet”, yani “kul” yaratıyorlar.

KAMUSAL KULLAR
Onlara göre “kulların” bireysel hak ve özgürlükleri devletin ve egemenlerin haklarından daha önemli değildir.
Çünkü “kullar” saraylı devlet için vardır! Saraylı devlet “kullar” için değildir!

“Önce insan”, “önce hak”, “önce eşitlik”, “ önce özgürlük” diyen bir “devlet” bize yabancı!

Ülkenin dört bir köşesinde tapınakları, kutsalları, biat edilen seçilmiş padişahları, adaletsizlikleri, vicdansızlıkları, yolsuzlukları, şiddeti, yasakları ve sömürüleri bol bir devlet var.

Bizdeki daha çok teokrasi soslu melez bir cumhuriyeti andırıyor. Kutsalları, tapınakları ve korkulukları bol devlet. Teokratik totalitarizm, etnik ve dinsel temizlik ile memleketi Sünnilikten ve Türklükten ibaret görmek istiyorlar.
Bu nedenle devlete “Sünni Türk İslam Sentezi“ hırkası giydirdiler.
Bu düzeni yaşatmak için, AK-Diyanetleri ve AK-Sarayları var. Saraylarında ideolojik ve diyanetlerinde teolojik fabrikatörleri var.

MENFAAT ŞEBEKELERİ
Bu ideolojik ve teolojik fabrikalarda çalışan çokça gazeteci, aydın, akademisyen ve ulema var.
Hepsi sahibinin sesi! Kimi de milletvekili olma yarışında.

AK-Saray ve AK-Diyanette oturanlar kendilerini, emirlerine uymak zorunda olduğumuz padişah ve şeyhülislam sanıyor.

İtiraf etmek gerekir ki, padişah ve şeyhülislamın emirlerine uyan çok. “İhanetçi”, “katli vacip” ve “kafir” olmamak için, hem AK-Saraydaki Sultan’ın emirlerine hem de AK-Diyanet’teki şeyhülislamının resmi fetvalarına uymak zorundalar.

AKP devletinin ideolojik ve teolojik fabrikalarında tek tip konuşan ürünler olarak piyasaya sürülen dinci ve rantçı ikiyüzlülük, yukarından aşağıya doğru menfaat şebekeleriyle bir tür ağ örgütlenmesine dönüşüyor.
Menfaat şebekeleri, yolsuzluğu, rüşveti ve hırsızlığı örtecek duaları devletin ideolojik ve teolojik fabrikalarında öğreniyor.

Bu fabrikalarda yandaş medya çalışanları ve sözcüleri de eğitiliyor, bilgilendiriliyor, ezberletiliyor ve tek tip ürün olarak medya raflarına yerleştiriliyor.

Teolojik marketingle yolsuzlukları örtmek şahane!

HAK VE BAŞKALDIRI
“Temel hak ve özgürlükler” kâğıtlar üzerinde güzel duran ancak yasaklar nedeniyle gündelik hayatımızda bize yabancı kavramlardır.

Yaşamımıza, haklarımıza ve onurumuza yönelik çirkin, ahlaksız, pervasızca ve çok yönlü saldırı var.

AKP, insanı, tüm değerlerinden, haklarından ve özgürlüklerinden arındırıp, tepkisiz, düşüncesiz ve ruhsuz olarak iktidara biat eden bir et yığını haline getirmeye çalışıyor.

Bundandır ki haksızlığa karşı, sorgulama, eleştiri, düşünce, başkaldırı ve isyan hakkımız Berkinlerimiz öldürülerek, Nihat Kazanhan’ın başına bir kurşun sıkılarak, Koray Kaya diri diri yakılarak, Barış Ceyhanlarımızın gözleri alınarak engellenmek isteniyor. Metal işçilerinin grev hakkı, sermayenin çıkarı için yasaklanıyor.

Peki sormak lazım; Sokrates’in dediği gibi “sorgulanmamış hayat” ve Halil Cibran’ın öğütlediği “başkaldırısız yaşam” yaşamaya değer mi?

‘Çıbanbaşını kesmek farz-ı ayndır’

TURAN ESER

Dersim
Kutsal zirvelerin Kızılbaş diyarı.

Renklerin, çiçeklerin, dillerin, dinlerin, kültürlerin, kardeşliğin beşiği. Mazlumların, mağdurların evi, ocağı, sığınağı.

Doğaya can ve ruh katan, toprağı, suyu, güneşi ve havası canlılar için “medet kapısı”... Toprağında keramet, doğası merhamet dolu Dersim.

Resmi kayıtlara göre de “Çıbanbaşı!”

Devletin “Dersim, Hükumet-i Cumhuriyet için bir çıbandır. Bu çıban üzerinde kat’i bir ameliye yapmak farz-ı ayndır”, ‘’katli vacip’’ dini fetvasıyla inancı, dili, doğasının kutsallığı ve halkı soykırıma maruz kalmış.

Munzur Baba’nın efsanesinden, Seyit Rıza’nın zulüm karşısında “Kerbela’nın evladıyız, ayıptır, zulümdür, cinayettir!” diyen itiraz sesinin yükseldiği vadilerden gelen tanıkların ve torunların payına, ölümleri ve zulmü anlatmak düşüyor.

Ölüme koşanların, Munzur, Kutu Deresi, Zini Gediği vadilerden gelen ölüm kokularına, mezarsız ölülere tanıklar. Ormana düşen, nehirlerde akıp giden, mağaralarda zehirlenmiş cansız bedenler gözleri önünde.

Toprağın altındaki ve üstündeki etnik ve dinsel soykırım mezarlarında Dersimlilerin ölüleri, dilleri, dinleri, kültürleri gömülü. Artık1937-38 Dersim Soykırımı’nı ve 15 Kasım 1937’de Seyit Rıza ve arkadaşlarının idamlarını “haklı” gösteren tüm resmi tarih çöktü. “Şimdi yüzleşme zamanıdır” diyorlar.

ÇİÇEKLERİN DİLİ
Dersim bin bir çiçekli bir cennettir. Doğa ile bütünleşmiş bedenlerin üzerinde yetişen ölmez çiçek, çarşır mantarı, allı gelin, menekşeler, kar sümbülü, çiğdem, mor newroz ve çiğdemler var.

Çiçekler Munzur’da dile gelir.

Acıyı ve sürgünü sardunyalar anlatır.

Toprağına veda etmenin acısını, Dersim’de soyu tükenen mor gelincik dile getirir. Güller aşkı değil, katliamı anlatır Dersim’de.

Nergisler, Nusut Deresi’nde kırmızı akan sulardır. Menekşeler, ceset dolu Kutu Deresi. Papatyalar, toprağa kefensiz düşenlerin canına dokunur.

Kızıla boyanmış topraklarda, kayıp kızların ve kanla yazılmış Dersim tarihi yüreklere acılı mürekkeple yazılır.

Kalbine, ağıtları gömmüştür bu topraklar. 77 yıldır yüreklerinde atan her acının vuruşunu duyuyor Dersimli.

DERSİM; KİRİ VE GÜNAHI TEMİZLER
Seçim yatırımı için, Ermenek, Validebağ, kesilen zeytin ağaçları, KaçAK-Saray, yolsuzluklar gerçeğinin üstünü örten “Dersim özrü” ve “Alevi açılımı” istemiyorlar.

1938 Zini Gediği katliamı ile yüzleşmek için Kılıçkaya köyünde öldürülen 95 köylünün anısına dikilen anıtı, 2014 yılında yasaklayıp derelere sürükleten AKP hükümetinin “özrü” asla samimi olamaz.

Dersimliler 77 yıldır, Düzgün Bawo’nun ocağından, vicdansız, sözde ve istismar özürleri değil, bizzat devletten ve TBMM’den vicdanlı ve resmi bir yüzleşme ve özür bekliyorlar.

İntikam duygusuyla değil, samimi bir yüzleşme için el uzatıyorlar. Davetleri yüzü ve vicdanı olan herkese. Çünkü Dersim’in suyu kiri, toprağı suyu, sevgisi kini, ateşi günahları, dostluğu düşmanlığı temizler.

Düzgün Bawo ocağına özünü dara çekmek için gelen dosttur ona. Özrü ile gelenin eli tutulur. Kapısından eğri odun bile girmez. Ama doğru, vicdanlı ve samimi isen kapısı açıktır. Girmesini bilene.

SOYKIRIM VARKEN, ÖZÜR NASIL OLUR?
1937-1938 soykırımı, Dersim’de Diyanet ve zorunlu din dersleriyle, Munzur Vadisi’nde planlanan HES baraj projeleriyle, bitkileri, canlıları, kutsal mekânları yok ederken, Dersim’de Alevi dedelerini Kabe’de hacılaştıran, ceplerine gri pasaport koyan AKP, kültürel soykırıma devam ederken, hangi özür yarayı saracak?

Bir Dersim atasözü “Çarık ayağı, urgan boğazı, günah yüreği sıkar” der.

Günahlarıyla, sahte özürleriyle, siyasi istismarlarıyla Dersim’in yüreğini her gün sıkanlara inat.

Dersim halkı 77 yıldır vicdanlı ve kalpten bir özür bekliyor.

Özür dilemesini bilenden.

Yol TV

Yol Club

Yazarlar


IMAGE

Asure ve Laiklik
Salı, 25 Ekim 2016
Turan Eser Ankara...
IMAGE

Reina katliamını lanetliyorum
Pazar, 01 Ocak 2017
Ali Kenanoğlu...
IMAGE

Benim Oy'um, HAYIR!
Salı, 24 Ocak 2017
Aliekber...
IMAGE

Saraç'tan suç duyurusu çağrısı
Cuma, 03 Nisan 2015
Nejdet Saraç...
IMAGE

Türkiye’de Alevi olmak
Perşembe, 13 Mart 2014
Ercan Geçmez...
IMAGE

AKP Halka Hesap Verecek
Salı, 05 May 2015
GÜLBEY KÖSEOGLU...
IMAGE

Xızır Orucu
Perşembe, 16 Şubat 2017
Ali Rıza Ulucan...
IMAGE

ADOLF TAYYİP ERDOĞAN KÖLNDE ÇOK MUTSUZDU
Pazar, 25 May 2014
Alaattin Şahan...
IMAGE

Biz Berkin'iz. Ağlama ulan, ses ver!
Perşembe, 13 Mart 2014
Ece Temelkuran...
IMAGE

Kapanmayacak Bir Yara
Cuma, 04 Temmuz 2014
Murat Meriç...

Link1 | Link2 | Link3

Copyright © 2014. All Rights Reserved.