• Ortak güç oluşturmayı çok önemsiyoruz!

    Ortak güç oluşturmayı çok önemsiyoruz!

  • Reina katliamını nefretle kınıyoruz!

    Reina katliamını nefretle kınıyoruz!

  • Hızır hepimizin yar ve yoldaşı olsun!

    Hızır hepimizin yar ve yoldaşı olsun!

  • Alevi Medyası susturulmaya çalışılıyor!

    Alevi Medyası susturulmaya çalışılıyor!

  • GÜN BİRLİK GÜNÜDÜR CANLAR

    GÜN BİRLİK GÜNÜDÜR CANLAR

Asure ve Laiklik

Turan Eser

Ankara Valiligi, “huzur ve güvenligin saglanmasi” adina cemevlerinde Asure dagitimini yasakladi. Buram buram mezhepçilik kokan bu karar, Alevi, Sünni, dinli, dinsiz, toplumun her kesiminden yükselen vicdanin sesi sonucu Ankara Valiligi geri adim atti.

Çünkü kararin gerekçesi hiç kimseyi ikna etmemisti.

Onbinlerce Ramazan iftarini, 95 bin camide toplu ibadet edilmesini “terör örgütlerinin eylem arayisi” için risk, “huzur ve güvenlik” sorunu görülmüyor. Aksine dogru olan güvenlik tedbirleri yükseltiliyor. Fakat söz konusu Aleviler, Cemevi ve Asure olunca bu ideolojik, mezhepçi yaklasim devreye giriyor.

Ankara’da sayisi yirmiyi bulmayan, az sayidiki Cemevindeki Asure dagitimi ve paylasiminda, halkin “huzur ve güvenligini” saglayamamanin ikna edici hiç bir açiklamasi yoktu.

Cemevlerinde hak lokmasi Asure’nin paylasimina yasak getirmek, “güvenlikten” öte, Alevilik gibi yasakli bir kimlige yönelik ayirimciligin ve Emevi zihniyetinin sürdürüldügü gösterir.

Asure Baristir.

Asure baris ve huzur dilekleri içinde paylasilir. Niyet toplumsal huzur ve baristir. Asure’nin bu baris niyeti “güvenlik” sorunu haline getirilerek itibarsizlastirilamak istenmistir.

Oysa Aleviler, dünyanin dört bir yaninda kurduklari Asure kazanlarinda sevgi ruhlarini, baris ve kardeslik niyetlerini ve adalet ve paylasim için getirdikleri hak lokmalarini katarak pisirdikleri Asurelerini dünya halklariyla paylastilar.

Sadece Ankara ve Rakka mezhepçiligi Asure paylasmini yasakladi!

Yasaklanan baristi ve Alevilikti!

Asure huzur kaçirmaz. Asure baris, kardeslik ve toplumsal çesitlilige dayali huzur içinde esit hak ve kosullarda yasamaya niyeti olanlarin hak lokmasidir.

Geri adim atilmis olsa da, Asureyi yasaklamak, toplumsal çesitliligimizi ve barisi yasaklamaktir. “Milli Güvenlik” adina Asure dagitmayi yasaklamak ancak tekçi ve mezhepçi zihniyette mahsustur.
Cemevlerindeki insanlar, Asure kazanlarinin basinda, tüm dünya insanligi için baris ve dünya halklarina kardeslik getirmesi için gülbengler okudular.

Asure Çogulculuktur, Kardesliktir.

Aleviler, Asure içindeki farkli yemislerin çesitliliginde elde ettigi tadi, toplumsal çesitliligimizde tadlandiracak laiklik, emek ve baris siyasetinden yanadir. Toplumu mezhepçilik ve etnik temellede kutuplastirmak ve düsmanlastirmaktan beslenenlere karsi asure tadinda laiklikten ve baristan siyaset önermektedirler.

Aleviler asirlardir Asure dagitimini ve paylasimini baris içinde ve sevgiyle kendi evlerinde, dergahlarinda ve cemevlerinde yerine getirdi. Matem orucunun ardindan hazirladiklari asurelerini yetmis iki milletle paylasir.

Matem ve Asure Sovu Sevmez
Aleviler inançsal olanin özel ve vicdana ait oldugunu bilir. Laiklik geregi bunu benimserler. Geçtigimiz iki hafta boyunca Aleviler “matem oruç açma çadirlari” kurmadilar. Aleviler bu özel günlerini ve inançsal degerlerinin siyasi malzemeye ve istismara dönüstürülmesine izin vermez ve taraf olmaz.

Aleviler hem matem duygusu ve hem de laiklik ilkesi geregi sorumlu davranip, AKP iktidarinin ve siyasi çevrelerin, Alevileri istismar edecek “iftar masalarina”, “parti merkezlerine” hoyratça kosmaya yeltenmediler. Sova ve gösterise degil, mütevazi cemevlerimizde ve derneklerimizde hak lokmalari Asurelerini paylasarak yerine getirmistir. Aleviler matemlerini ve Asurelerini paylasmak isteyen herkesi, siyasi, dini, ünvani ve gücü ile degil, insani kimlikleriyle ile kabul edip agirlamaktan onur duydu.

Siyasi partilerin Alevi toplumunun gönlünü oksamak, onlara sirin görünmek, oy ihtiyaçlarini Alevilerin inançsal degerleri üzerinden saglamaya dönük girisimleri sadece çirkin görüntü vermektedir.

AKP iktidarinin Aleviler ve Alevi ögretisiyle barisik degil. Çünkü Aleviler, dini ve inanci istismar eden siyasete itiraz eder. Devletin ve siyasetin tekellestirdigi dine ve mezhepçilige itaraz eder. Çünkü Aleviler emek, baris, esitlik, demokrasi, çogulculuk için, laiklikten yanadir.

Mezhepçi ve irkçi siyaset Aleviler, sevmez. Çünkü Aleviler israrla ve her kosulda siyaseti ve devleti demokrasi, laiklik ve adalet ile tanismaya davet eder.
Özetle, Aleviler AKP hükümetine diyor ki; “inançsal degerlerimizi kullanarak ya da Asuremizi yasaklayarak degil, esit yurttaslik ve esit haklar talebimize siyasi ve hukuksal çözüm üretin!”

Diyanet, Cami Gençlik Kolu (CGK) kurarsa...

Turan Eser

Yetkiye doymayan Diyanet, simdi de siyasi parti gibi gençlik örgütü kurmaya soyunuyor. AKP hükümetinin, Diyanet eliyle camilerde kurmayi düsündügü “Cami Gençlik Kolu (CGK)” projesi, aslinda kamusal alana ve toplum yapisina yönelik süregelen dinsellestirme ve mezheplestirme siyasetinin bir parçasidir.
CGK projesinin iddia edildigi gibi inanç özgürlügü ile zerre kadar iliskisi de yoktur. Aksine hem inanç özgürlügüne hem de laiklik ilkesine aykiridir.
Peki bir caminin gençlik çalismasi olamaz mi? Evet, olur. Sorun bu degil. Avrupa ülkelerinde de dini gruplar gençlere yönelik teolojik, sosyal, kültürel ve akademik çalismalar yapiyor. Fakat tüm inanç gruplari, gençlere yönelik çalismalarini kendi imkanlari, kendi özgür kararlari ve kendi özel dini alanlarinda, devlet baskisi, dayatmasi olmadan laiklik ilkesine göre yapiyor.
Hükümetler ya da kamu kurumlari, Kilise, Sinagog, Cami ve Cemevi adina karar verip, siyasallasma amaciyla ibadet yeri merkezli ve iktidar güdümlü gençlik örgütü kurmuyor.
Ama AKP iktidari, Diyanet eliyle ve fetvasiyla camilere emri vaki “CGK” kuruyor! Bu bir inanç özgürlügü degil, dini politiklestirerek, gençleri iktidarin sadik kölesine dönüstürmektir. Gençlerin özgür iradesiyle demokratik ve siyasal örgütlenme haklarinin gaspidir! Namazda kiblesine, siyasette AKP ideolojisine saf tutturmaktir.
Egitim dinsellestirilerek, okullar birer cami haline getirildi. Yetmedi, Imam Hatip ve Proje Okullari altinda gençlerin laik ve bilimsel egitimi haklari gasp edildi. Yetmedi, simdi de CGK kuruluyor. Gerekçe “ideal gençlik” yaratmak! Aslinda “ideal gençlik” AKP’nin “dindar ve kindar nesil”yaratma ideolojisinin tercümesidir.
Demokratik rejimlerde tek tiplestirilmis, mezheplestirilmis, “yerli”, “milli” ya da “ideal gençlik”tanimi yoktur. Esit yurttaslik vardir.
Tarih aslinda ders verici niteliktedir. Insanlik ve adalet için ders çikaranlar devlet eliyle gençlerin etnik ve dini temelde örgütlenmesinde uzak durur.
Yakin bir tarih olarak Almanya örnegine bakalim; 1930 Almanya’sinda fasizm, “Safkan Alman Gençleri” iktidar eliyle “Hitler Gençligi Örgütü“ne dönüstürdü.
“Reichsführer okullari”, etnik milliyetçilik ve Katolik kiliseler üzerinde inanç temelli gençlik kollari kuruldu. Milli ve dini gençlik Wehrmacht askerleri ve NSDAP üyeleri haline getirildi.
Muhbir olmalari için “çirak Gestapo” egitimlerine tabi tutuldular. Alman olmayanlara ve farkli düsüncelere karsi düsmanlastirildilar. Sonuç; “Bir daha asla” diyerek lanetlenmis kanli bir tarih!
Dolaysiyla hükümetin ve diyanetin, Türk Islam Senteziyle besledigi, kamu bütçesiyle destekledigi “CGK” projesi çok kültürlü ülke gençlerini kutuplastirmaya ve homojenlestirmeye yöneliktir.
Sayilari 20 bine ulasmis Cami dernekleri ve Türk Diyanet Vakfi üzerinde 90 bini askin camide “CGK” kurulmasinin yaratacagi toplumsal sorunlari ve tahribatlari öngörmemek, sanirim siyasal körlük olur.
Gençler Hak, Diyanet Biat Istiyor
Türkiye’de gençlerin çözüm bekleyen baska sorunlari var. Kimsesiz çocuklarin yuva, ögrencilerin yurt, gençlerin meslek, is, egitim, özgürlük ve örgütlenme gibi sorunlari var.
Gençlerin, hak ve adalet temelli taleplerinin karsina TOMA dizenler, çözümü devlet camisinde diz çöktürmekte ariyorlar.
Oysa gençler çogulcu, katilimci, demokratik, sosyal, laik, vicdanli, esitlikçi, barissever ve özgür iradeye sahip olacaklari bir ülke düslüyor.
CGK projesi ile Diyanet, mezhepçilik, tekçilik ve ayrimcilik üretiyor. Devletin en büyük camisi olan Diyanetin gözünde farkli olanlar yok hükmündedir.
Unutulmamali ki, 78 milyonluk Türkiye’de herkes cami merkezli yasamiyor. Kilise, Havra, Sinagog ve Cemevi merkezli yasayanlar var. Laiklik ve inanç özgürlügü geregi farkli inanma ya da hiç inanmama hakkini yasayan insanlar var.
Iste bu evrensel laiklik ve demokrasi ilkeleri geregi siyasi ve dünyevi hükümet kamu kurumlari eliyle sivil toplum ve inanç örgütlenmesi yapamaz. Uhrevi alana “kolunu” sokamaz!
CGK kimin Kolu Olacak?
Diyanet, CGK gerekçesini “gençleri FETÖ benzeri dini istismar eden yapilardan korumak, cami ile bulusturmak ve ibadete tesvik etmek amaciyla gençlik kollari olusturacak” diye açikliyor.
Bu yeni bir düsünce degil. Diyanet siparis üzerine çalisma yapan bir kurumdur. “CGK” fikri ve önerisi Milli Görüs ve DITIB örgütlenmesine aittir.
Diyanet Isleri Türk Islam Birligi (DITIB) israrla Diyanetin gençleri cami üzerinden örgütlenmesini yillardir talep ediyordu. AKP’ye yakinligi ile bilinen bazi STK ve düsünce kuruluslarinda da bu dogrultuda öneriler 2009 yilindan itibaren gündeme getirmisti. Bu önerilere kulan veren Diyanet önce, “Geç kalma, Genç Gel” kampanyasi ile gençlerin cami merkezli örgütlenmesine zemin hazirladi.
Simdi ise “CGK” resmen örgüt olarak kuruluyor.
Çünkü gençler “CGK”ye üye olmak zorundalar. Üye gençler kendi aralarindan Baskan, Baskan yardimcisi ve Egitim sorumlulari seçecek. Kendi logolari olacak.
Hedef belli; AKP gençlerin örgütlenmesini parti ya da ocak gençligi ile sinirli kalmasini istemiyor. 90 bin camide siyasallasmis gençlik kolu isteniyor. Seçimlerde en çok ise yarayacak alanlardan birisi camidir. Zira her Cuma namazina 18 ile 22 milyon seçmen gidip ibadet ediyor!

Mezarlar mevsimlik tarım işçileriyle doluyor

TURAN ESER

Artık kategorilere sokulmuş ölümler. “Ölümlerden ölüm beğenin” diyorlar. Siyasi, sınıfsal, dinsel, bölgesel, etnik, cinsiyet, göç, mültecilik, namus.

Şimdi mevsimlik tarım işçisi ölümlerinde. 2015 yılında 227, bu yılın ilk yarısında ise 160 civarında tarım işçisi öldü. Binlerce yaralı. Ölümleriyle “biz buradayız, bizi görün, bizi duyun” diyorlar.

Vicdani gözleri kör, can kulakları sağır, hakikat dilleri suskun olanların kilitlenmiş ruhları, mevsimlik tarım işçilerinin ölümlerini ve açlık yevmiyeleriyle köle gibi çalıştırılmalarına duyarsız.

Dünya malıyla azmışların nasırlaşmış vicdanlarını yumuşatmak zor olsa da, bu ülkenin ötekileştirilmiş mevsimlik işçilerinin hikayelerini konuşmak lazım. Zira bu hepimizin hikayesi. Üstümüzdeki pamukta, masamızdaki fındıkta, soframızdaki ekmekte onların sömürülmüş emeğinin izi ve örselenmiş ruhları var..

Mevsim işçiliği, Suriyeli mültecilerin ve Kürt illerinden yoksulların, sırtlarında evleri, kucaklarında bebekleri ile Türkiye’nin dört bir yanına yayılan resmidir.

Yola düşen işsizlerdir. Yoksullardır! Çünkü işsizlik Kürt ilerinde hayli yüksektir. Orada savaş vardır! Zorla ya da “gönüllü” ucuz gücü üreten sistemin kurbanıdırlar.

Türkiye işsizlik ortalaması yüzde 10.3 iken, Kürt ilerinde işsizlik oranı yüzde 24,8’dir! Mardin, Batman, Şırnak, Siirt, Şanlıurfa, Diyarbakır, Hakkari işsizdir! Elinde kalan tek seçeneği mevsimlik tarım işçiliği!

21. yüzyılın modern ve ucuz işçi köleleri..
Karadeniz’in fındıklarını, Ege’nin zeytinlerini, İç Anadolu’nun soğanı, patatesini, şekerpancarını, Doğu Anadolu’nun kayısısını ve Çukurova’nın pamuklarını, Antalya’nın seralarında sebzelerini ve meyvelerini onlar toplar.
6 yaşından 80 yaşına hepsi çalışmak zorundalar. Yoksa aç kalacaklar.

Barınma, ulaşma, beslenme, sağlık, eğitim gibi temel haklardan yoksunlar. Naylon ya da bez çadırlarında, “yerli halktan” izole yaşamaya zorlanıyorlar. Susuz, okulsuz, sağlık ocakları yok. Tuvaletleri ve mutfakları da yok.
Mevsimlik tarım işçileri kendi ülkelerinin mevsimlik mülteciler gibi yaşıyorlar.

Onları tuzağına düşürmüş sömürücü köle düzeninin kurbanları olmuşlar. Her türlü sosyal güvenceden mahrumlar. Emek sömürüsünün en acımasız ve soğuk yüzü ile karşı karşıya kalıyorlar.

Ağaları “masraf olmasın” diye, mevsimlik işçileri, traktör ve kamyonetler tarlalara ve bahçelere taşıyorlar.

Çalışma süreleri çok uzun. Sabah 5 akşam 7! Gözü doymayanların sömürü sisteminde bu süre “doğal” sayılıyor. Kadınlar için durum daha vahim! Tarladan sonra çocukların bakımı ve ev işleri dahil olunca günde 16-18 saat çalışıyorlar.

Emekleri “iş” olarak sayılmadığı için, yevmiyeleri “karın tokluğuna” endekslenmiş!
Günlük yevmiyeleri 40 TL. Çocuklara 20 TL!

Yevmiyelerin yüzde 10’u ise “Dayıbaş”larına, “Çavuş”lara gidiyor!

Kötü çalışma ve sağlık koşulları içinde yaşıyorlar. Bir yandan hastalıklar, bir yandan ölümcül “trafik kazaları”, diğer yandan “yerli halkın” sosyal dışlamasıyla karşıya kalıyorlar.

İşçi görülmedikleri için ölümleri “işçi ölümü” kabul görmüyor. Geçen hafta ise Adana ve Ordu’da yaşanan kazalarda ise 57kişi yaralandı ve 2 kişi öldü. “Trafik kazasından” sayılıyor. Kazaların sebepleri belli: Örneğin İsparta Yalvaç’ta 24 kişilik minibüsle, 46 tarım işçisi taşınırken yapılan kazada 18 tarım işçisi öldü! Kamu davası bile açılamadı! Tek bir suçlu bulunamadı!

AKP hükümetinin ya da Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığının dünyasında mevsimlik işçilerin hakları yok! Çalışma ilişkileri “çavuş” ya da “dayıbaşı” üzerinden sürüyor. “Patronları” onları tanımaz! İş kanunu dahi onları tanımaz! Her yönüyle “kayıt” dışındadırlar!

Mezarlıkları işçi ölümleri ile dolduran aç gözlü sermaye obezitelerinin gözleri, cepleri ve mideleri dolmak bilmiyor! Kurdukları sömürü çarkında insanın ve emeğin köleleştirilmesine karşı, kalbi açgözlüden yana çarpanlar işçi ölümlerini “fıtrattan” sayıyor.

Biten insanlık, can alan siyaset
Para ve kar hırsının bitirdiği insanlık ve siyaset, mevsimlik tarım işçilerinden can almaya devam ediyor. Kamu güvencesi ve gözünden yoksun mevsimlik işçilerinin dramı büyük. Bir yandan emek sömürü, diğer yandan “Kürt” oldukları için yaşadıkları ayrımcılık! “Yerli halkın” dışlayıcı, ayrımcı, nefret dolu bakışları arasında süren yaşamın soğuk yüzüne tanıklar.

İnsansızlaşan ve vicdansızlaşan çalışma hayatı ve buna göz yuman siyasi iktidar yüzünden en acı çığlık yoksul mevsimlik işçilerin dünyasında yükseliyor. Ama onları duyan kulak ve gören göz yok! Çünkü onlar sahipsiz, korunmasız ve güçsüz!

İliklerine kadar sömürüldükleri yetmiyormuş gibi, üstüne üstlük kendi ülkelerinde, “Kürt” ya da “Suriyeli” oldukları için ırkçıların “yabancı düşmanlığına” maruz kalıyorlar!

Çadırları yakılıyor! Tacize maruz kalıyorlar!

Çözüm vardır:
» Mevsimlik tarım işçileri için sendikal örgütlenme hakkı sağlanmalıdır.
» Sosyal güvenlik şemsiyesi altına alınmalı.
» Dayıbaşı gibi aracılık yapan işçi simsarlığına son verilmelidir.
» Kayıt altına alınmalı ve yasal düzenleme yapılmalıdır.
» Haftalık çalışma 45 saati aşmamalı.
» İnsanca yaşam için, barınma ve sağlık koşullarının ve çocukların eğitime erişim hakkı sağlanmalıdır.
» Çalışma koşulları, işçi sağlığı ve iş güvenliği koşulları düzeltilmelidir.,
» Uğradıkları ayrımcılık ve dışlanmaya karşı yasalar işlevsel ve koruyucu hale getirilmelidir.

Laiklik Hepimizi Kucaklıyor

TURAN ESER

Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ 1932’de, ilahiyat fakültelerinin ve imam hatiplerin kapatılmasının yanlış, olduğunu söylemiş ve eklemiş: “Türkiye'de din adamı yetiştiren okul yok, ne oluyor o zaman, işte bu adamlar çıkıyor. Cemaatler, bilmem neler, onların yetiştirdiği adamlar çıkıyor. Aydın din adamı diyorsunuz. Yok. Sıkıntı var. Bırakıyorsunuz o alanı. Alanı niye bırakıyorsunuz?"

Yanlış olan, devletin din eğitimini ve okullarını kaldırması değil, aksine İlker Başbuğ’un, devlet eliyle tahakküm kurarak ‘aydın din’ yaratmak için dinci eğitimi devletleştirme önermesidir. Bu yaklaşımın kendisi Türkiye’yi dinci ve gerici kuşatmanın kucağına bırakmıştır. Devlet ve sermaye dinciliği mezhepçi rejimin temel taşları olmuştur.

Başbuğ’un önerisi zaten 1948’den itibaren yaşanıyor. Sonuç: ‘aydın din’ yaratmak için 88 İlahiyat fakültesi açıldı. 2 bin 236 imam hatip okullarında toplam 989 bin 416 öğrenci var.

25 bini devlete, 30 bini İslamcı cemaatlere ait olmak üzere toplam 55 bin civarında Kuran kursunda 2 milyonu aşkın çocuk dindar nesil olarak yetiştiriliyor.

155 bin memur imam, 90 bin camide ‘aydın cemaat’ için vaaz verip, devletin ‘aydın hutbesi’ okuyarak dünyamızı karartıyor !

TRT’nin tüm kanalları ‘aydın din’ için uhrevi karanlık yayını yapıyor!

‘Aydın din’ dayatması aslında siyaset ve ekonomi alanında, egemenleri krizden kurtaracak uhrevi can simidine dönüştürüldü.

Cemaat şeyhinin din eğitimi ile milli eğitimin, din eğitimi arasında içerik farkı kalmamıştır.

12 Eylül Darbesi, ülkeyi karanlığın içine sokarken,‘aydın din’ talebi ile Türk İslam Sentezi, devletin resmi ideolojisine dönüştürüldü. AKP ise bu ideolojiyi mezhepçi bir rejimle kurumsallaştırdı.

Devlet eliyle dine alan yaratmak isteyenler, dinci gericilikle karşılıklı menfaat ilişkisiyle alışveriş içindedir. Bu istismarcı alışverişlerin sonucu, aydınlık yerine, gericiliğin kuşattığı Türkiye’dir!

Din, devlet alanında değil, özel alanda olmalı

Din, ait olduğu vicdan yerine, devlet, siyaset, hukuk ve ekonomi alanına taşındığı için, devletleştirilmiş cami siyaseti ideolojik, teolojik ve sembolleriyle tüm yaşam alanlarını kuşatıyor. Kışla ve cami ittifakı TBMM’nin ve toplumun gündemini belirliyor.

İnancı ve vicdanı devletçe gasp edilmiş dindar ise, bu vicdan köleleştirilmesine itiraz etmek yerine, vicdanını egemenlerin sömürücü düzenine teslim ediyor. Devletin milyarlarca dolarlık din bütçesinden nemalanmayı tercih ederek, inanç özgürlüğünü kendi elleriyle saraylara ediyorlar.

Oysa laiklik, devlet, sermaye ve siyaset eliyle köleleştirilen vicdanı özgürleştiriyor.

Türkiye gericilik kuşatması altındadır

Devlet dini hepimizi tektipleştirme ve gericilik üzerinden kuşatıyor. Bu artık bir sır değil. Laiklik toplumun tüm kesimlerini kucaklayan, eşitleyen ve bir arada barış içinde yaşamasını sağlayan zemin olduğu için gerici kuşatmaya karşı barikattır. Laiklik mücadelesi çok farklı kesimlerin ortak talep zemini olduğu için, laiklik ortaklaşabilme zemin olarak, birleşik mücadele imkanı sunuyor. Bu mücadele aynı zamanda laikliği itibarsızlaştıran ve değersizleştiren ‘dine karşı din’ ya da ‘dine karşı laiklik’ siyasetinin yanlış zeminler olduğunu da gösterir.

Geçmişte laikleşme sürecine ideolojik fren yapanlar, bugün dinci gericiliğin gazı haline dönüşmesindeki radikal eksen kayışı gözden kaçmıyor.

Dün ‘Yetmez Ama Evet’, bugün kızıl elmacılar

Dinci gericilik karşısında laiklik için frene, gericilik için gaza basanlar, laiklik talebini “ulusalcılıkla”itibarsızlaştırmaya çalıştı. Dün AKP’nin mezhepçi rejim inşasının koltuk değnekliğini ‘Yetmez Ama Evet’üstlenirken, bugün ‘Ulusalcı, Milliyetçi Kızıl Elma Koalisyonun’u üstleniyor.

Dün ‘komünizme tehlikesine karşı’ dinci gericiliği silah olarak kullanan burjuva siyaseti ve sermaye, bugünde laikliğe karşı dinci gericiliği devletleştirmektedir. Bu süreç okumasından bihaber olan ‘Yetmez Ama Evet’ ile ‘Kızıl Elmacı Koalisyon’ dinci gericiliğin devletleşme sürecinde AKP’yi dopinglerken pişti oluyorlar.

Unutmayalım ki, sermaye ve burjuva siyaseti dini her zaman kullanır.

Fakat dini kullanmanın ters etkiler ve sonuçlar doğuracağının da tanığız. Burjuva siyaseti içinde güç biriktiren dinci gericilik, artık burjuva siyasetinin, neoliberalizm rehberliğinde İslamcı sermayesi ile rejimi kurmaktadır.

Gerici kuşatmanın mağdurları ve karşısında duran muhalefet dinamikleri, halka yabancılaşmasının nedenlerini tartışırken, sol ve laik kesimin toplumsallaşamama nedenlerini, dine ya da İslam’a olan mesafesinde değil, toplumsal sorunların çözüm politikalarını inşa ederken, laiklik mücadelesine koyduğu mesafede aramalıdır.

Yani topluma yabancılaşmasının nedeni, dinle olan mesafesi değil, sınıfsal niteliği göz ardı edilen laikliktir. Çünkü laiklik mücadelesi, dinci gericiliğin kuşattığı ve nüfus ettiği emek, kültürel kimlikler, sol siyaset ve sosyal sorunlar dünyasında hepimizi ortak saldırılara maruz bırakıyor.

Birçok yol olabilir, ama hepimizi ortaklaştıran zemin laiklik mücadelesidir.

Demokratik ve çoğulcu bir cumhuriyet ancak laiklik ve demokrasi ile ayakta kalır. Laiklik yoksa demokrasi ve demokratik cumhuriyet yoktur.

Laiklik yoksa, eşit haklar, eşit yurttaşlık da yoktur.

Can Nöbetindeki Aleviler..!

Turan Eser

“Sevgi muhabbet kaynar yanan ocağımızda,

Bülbüller şevke gelir gül açar bağımızda,
Hırslar kinler yok olur aşkla meydanımızda,
Aslanlarla ceylanlar dosttur kucağımızda…”
Hacı Bektaş Veli

AKP iktidarı iç ve dış politikada mezhepçi bir köprü kurup, “durmak yok yola devam” diyerek yürüyor. Siyasette ve uygulamadaki mezhepçiliğin adını İstanbul’da 3. Köprü’ye, Ankara’da GATA’ya veriyorlar. Yavuz Sultan Selim ve Sultan Abdülhamid!

Ecdatlarından ilham alıp onlara kulak verdiler. Onların huyundan ve suyundan gidiyorlar.

Huzurun yolunu demokrasi, hukuk, laiklik, çoğulculuk değil, mezhepçilikte buluyorlar.

İşte bu mezhepçilik Türkiye’yi Ortadoğulaştırdı. Kan gölüne çevirdi. Şimdi herkes tedirgin ve endişeli bekleyiş içinde.
Kutuplaşmalar giderek keskinleşiyor. Ve bu gidiş iyi değil.

“Demokrasi nöbeti” altındaki iktidar nöbetleri, can nöbetindeki Alevileri endişeli ve tedirgin bekleyişin ön sıralarına sokuyor.
Bugün Alevilerin yoğun yaşadığı Mamak’ta Alevilerin, Kürtlerin evleri işaretleniyor. Gaziantep, Maraş ve Adıyaman gibi kentlerde örgütlenmiş İŞİD hücrelerinin, ne türden toplumsal tahribatlar yaratacağını, yaşadığımız katliamlarda gördük. Endişe verici boyuta ulaşan tehlikenin farkındayız, fakat AKP aynı kaygıyı taşımıyor.

Sadece iktidar değil, toplumsal muhalefet dinamikleri bile anlam veremediğim bir ürkeklik ve dağınıklıkla süreci izlemeyi terci etmiş.

Mamak’ta kapısı işaretlenmiş Aleviler, Gaziantep’te hedefe konulmuş Aleviler, hükümetin IŞİD karşı aldığı tedbirlere güvenmiyor. Kendi can güvenliğini kendisi sağlamak için 24 saat nöbet tutuyor.

Alevilerin katline yeminli IŞİD ve diğer cihadistlerin Türkiye’de örgütsel, sosyolojik ve siyasal zemin bulmasına AKP hükümetinin yol açtığına inanıyorlar.

AKP, mezhepçi köprülerinin temelini 16. yüzyılda atan Yavuz Sultan Selim’in yolundan yürüyor.

Aleviler Yavuz’u sevmez. Bu nedenle bu mezhepçi zihniyetin devamcısı olanlara da mesafelidir. Yavuz ismi, Anadolu’da Kızılbaşlara ve Lazkiye’de Arap Alevilerine, katliam, zulüm, acı ve kıyımı hatırlatır.

Yavuz 1514’te Anadolu’da 40 bin Kızılbaşı, 1516’da Hama’da, Humusta, Şam’da binlerce Arap Alevisi’ni katletmiştir.

Bugün Yavuz’un Cihatçı torunları, “Yavuz Sultan Selim Birliği” kuruyor. Aralarında “Fatih Sultan Mehmet Tugayı”, “Sultan Abdülhamit Tugayı”da var. Onları Suriye’de Alevi köylerine yönelik gerçekleştirdikleri katliamlardan tanıdık.

Ecdatların isimleri sadece köprülere ve hastanelere değil, cihadist tugaylara veriliyor. Alevilerin tarihsel belleği silinmeyen bu resim, Alevilere “tarih tekerrür mü ediyor?” diye sorduruyor.
Aleviler endişeli
IŞİD ve diğer cihadist terör grupları toplumsal çatışmayı, önce Alevileri hedefleyerek tetikleyecek riskin adıdır. Aleviler tehlikenin farkında ve hükümeti defalarca uyarmıştır.

Gaziantep’teki IŞİD örgütlenmesinin Alevi, Kürt ve Türkmen köylerinin listesini çıkardığı ve bu bölgelerde keşif yaptığı, Gaziantep’te bulunan cemevinin çeşitli açılardan fotoğraflarını çektiği biliniyor.

Kısacası devletin elindeki tüm istihbarat bilgilerine ve en son Gaziantep’te bir düğün gecesindeki insanlığa yönelik katliama rağmen, IŞİD’in Gaziantep cemevi ve o bölgelerde yaşayan Alevilerin can ve mal güvenliğine dair endişelere ve tedirginleri ortadan kaldıracak adım atılmamıştır.

Gerek İŞİD’in, gerekse IŞİD sever çevrelerin Alevi ve cemevi algısının sonucu Aleviler ve cemevleri hedef durumuna getirilmiştir. Bugün Türkiye’deki birçok siyasal İslamcı birçok dergi, gazete ve TV yayınlarında, cihadist severlik örgütleniyor.

Türkiye’de nüfusun %8’i boşuna IŞİD’e sempati duymuyor. Bu yayınlarla bu cihadist severlik örgütleniyor.

AKP hükümeti bu durumun siyasi sorumlusudur. AKP ve siyasal İslamcı kesimlerin mezhepçi politikaları ve uygulamaları Aleviliği ve cemevlerinin tanımadığı sürece, inkâr, imha, asimilasyon, ayrımcılık ve nefret söyleminin hedefine koydukları sürece, cihadistlere ilham vermeye ve Alevileri hedef göstermeye zemin hazırlamış olacaklardır.

Çözüm laiklik ve barış
Bugün yaşananlar, mezhepçi politikaların ürünüdür. Savaş ve ölümlerin gerekçesini, emperyalistlerin, petrol krallarının, Arap Şeyhlerinin ve sermayenin Ortadoğu’daki çıkarlarından, bu çıkarları korumak adına, gerici, mezhepçi, dinci eğitim ile kindar nesil yetiştiren anlayışında aramak yerine, toplumsal barışın garantisi olan “laikten” arayan zihniyetler, Türkiye’yi Ortadoğululaştırmıştır.

Bir yandan etnik kimlik, diğer yandan dini kimlikler üzerinden toplumsal bölünme ve ayrışma derinleşirken, diğer yandan Türkiye bir iç savaş ortamına sürükleniyor.

Bunu durdurabiliriz.

Dini; devlet, siyaset, kışla, okul, kamu hizmetleri, ekonomi ve hukuktan arındırmalı ve özel alana taşımalıyız.

Savaşı ve ölümleri değil, barışı ve yaşamı beslemeliyiz. İktidar benciliği ile gerilimi değil, toplumsal cömertlikle barışı ve demokratikleşmeyi kazanmalıyız.

Alevileri hedef göstermek yerine, Aleviler dahil, ayrımcılığa maruz kalmış her kesimin eşit yurttaşlık ve eşit haklar talebini kabul edip, barış içinde bir arada yaşama kültürünü inşa etmeliyiz.

Milliyetçilik ve İslamcılık darbeler tarihidir!

Turan Eser

Bir başka açıdan darbelere bakmak istedim.

Güce tapanların coğrafyasındayız. Milliyetçilik ve İslamcılık darbeler tarihidir.
İlk darbe M.Ö. 209 yılında ilk Türk devlet adamı olan Asya Hun İmparatorluğu’nun kurucusu Teoman’ın hükümdarlığına son vermiştir. Darbeci oğlu Metehan’dır. Metehen 10 bin kişilik askeri güçle gerçekleştirdiği darbe ile babasını, üvey annesini ve üvey kardeşlerini de öldürdü! İmparatorluğu ele geçirdi.

İsmi gururla 3. köprüye verilen Yavuz Sultan Selim ise Osmanlı döneminin ilk darbecisi olarak, öz babası II. Bayezid’ı darbe ile devirip onun tahtına oturduğunda tarih 24 Nisan 1512’yi gösteriyordu. Yavuz’da tıpkı Metehan gibi tahta oturmakla kalmadı. Babasını zehirleterek öldürdüğü rivayet edilir. Abisi Şehzade Korkut’u boğdurmuş ve kardeşi Şehzade Ahmet’i ise idam ettirmiştir.

FETÖ işte bu Türk İslam Sentezci darbe geleneğin devamıdır.

Tahtperestler tapınaklarını güç, şiddet ve darbe gösterisi üzerinden kurarlar. Onlar her şeyin “en büyük” olanını, “en güçlü” olanı, “en şiddetli” olanını severler. “Devletin bekâsı”argümanı ile kendi tahtlarını korumak için, halkın haklarını gasp ederler.
Üniformalı ya da cübbeli olsun, tüm darbeciler ABD, CIA ve Gladyo’nun yerli ve milli hücreleri ve taşeronlarıdır. Darbelerin stratejisini ve hedefini küresel akıl hocaları tarafından yazılır.

İddia edildiği gibi darbeler “devlete, parlamenter rejime karşı” değil, demokrasi, laiklik, sosyal hukuk devleti, yurttaşlık hakları, güçler ayrılığı ilkesinin yerleşmesi ve kurumsallaşmasını engellemek için yapılır. Darbeler otoriter rejimlerin kurulmasına zemin hazırlamak için yapılır.

Darbelerin mağdurları bellidir: solcular, emekçi sınıflar, yoksul halk ve farklı kültürel kimlikler olur!

Yani iktidarperestler tahtlarını korumak için darbe yapar!

Tahtların esaretinde olanların, babası, anası, dini ve imanı olmaz! Ama din ve iman bahane edilerek, taht uğruna baba, kardeş, dava arkadaşları ve halk helak ve katledilir!

Darbecilik Anayasal yurttaşlığı değil, dindar ve kindar nesli sever. 12 Eylül örneğinde olduğu gibi sola karşı din adamı yetiştirirler. Zira darbeciler emir eri ya da emir kulu sever. “Gör”yurttaş değil, “kör” kul ister! ABD ve NATO solun ve laiklerin “gör” aklına karşı, biat eden İslamcı ve milliyetçi “kör” aklı kullanır. Komünizme Karşı Mücadele Derneklerini bunlara kurdurmuştur. F. Gülen kuruculardandır. Ama yalnız değildi!

Yani “Darbelere, FETÖ’ye karşıyız” demek yetmiyor. Darbeciliği üreten, besleyen, kollayan zihniyeti ve İslamcı-milliyetçi kadrolaşmayı ve küresel güçlere taşeronluk siyasetini nasıl sonlandıracağız?

12 Eylül faşist darbe Anayasası ve Türk İslam Sentezinin ideolojik rehberliğinde inşa edilmiş mezhepçi rejimin kurumlarıyla darbeler tarihi sonlandırılabilir mi?

Darbecilik sağın ve Türk İslam sentezinin genetik kodudur!

Devlet yönetimlerine “gayri nizami usullerle” müdahale, Osmanlıdan devralınan gelenektir. Osmanlı mirası darbecilik cumhuriyet dönemine taşındı. Bu dönemde darbelerin aktörleri ve ideolojik gerekçeleri çeşitlendi. İki kutuplu dünya ve soğuk savaş koşullarında ABD ve NATO, Türkiye’de sosyalist harekete karşı sağcı cenahın toplamını oluşturan İslamcı, milliyetçi ve Liberal güruhları destekledi. Darbelerin kazananları, İslamcılar, liberaller ve milliyetçilerdir.

ABD ve CIA’nın “Our Boys dit it” diyerek övdüğü yerli ve milli sağcı, İslamcı, milliyetçi ve liberal çocuklar darbelerin askeri taşeronluk kısmını üstlenirken, darbelerin stratejik aklını oluşturmak ise “çocukları” ile gurur duyanlardı.

ABD destekli 1960 darbesi Türkçülüğün siyasal İslamcılığı frenlemesidir. Bu darbenin aktörleri, milliyetçilerdir. ABD’nin DP’den desteğini çektiği ve Menderes’in Rusya’ya yakınlaştığı bir dönemde darbe gerçekleşmiştir. Alparslan Türkeş’in darbe bildirisini okuması bu açıdan manidar değildi.

12 Mart 1971 Askeri Muhtırası, 6. Filo’yu protesto eden sola ve solun evrensel değerlerine karşı, 6. Filoyu kıble seçip tekbirlerle cihat namazı kılıp, “Kanlı Pazar”ı düzenleyen İslamcı MTTB’liler, Komünizme Karşı Mücadele Derneleri ve milliyetçi sağ grupların desteklediği darbedir.

12 Eylül Darbesi, Türk İslam Sentezine tabi olan milliyetçi ve İslamcı siyasi birlikteliği, liberalizmle buluşturmaktı. O nedenle 1 Mayıs 1977 Taksim, Çorum, Sivas, Kahraman Maraş katliamlarında yaşanan “can ve yaşam nöbetinde” Türk İslam Sentezci ittifak 12 Eylül darbesinin şartlarını hazırlamak için taşeronluk üstlendi.

28 Şubat siyasal “İslamcılara karşı” gösterilse de, sonuçları AKP’ye yaramıştır. ABD ve Gülen cemaati 28 Şubat’ı desteklenmiştir. AKP ise 2002’de Gülen cemaati, liberaller ile ittifak kurmuştur.

27 Nisan Muhtırası ise AKP’ye yüzde 10 oy artışı sağlamış, manidar şekilde dönemin darbecilerine dava açılmadı. Aksine Genel Kurmay Başkanı Büyükanıt’a üstün hizmet madalyası verildi.

Özetle, tüm darbeler ideolojik, rant ve stratejik olarak İslamcıları, liberalleri ve milliyetçileri dopinglemiştir. Bu dopinglerden biri de merkez sağın AKP’ye yaklaşması ile AKP’nin merkez İslamcı ve milliyetçi sağın adresi olmasını güçlendirmiştir.

Darbeler Türk İslam Sentezine ve liberallere kan verirken, halktan ve soldan can ve hak almaya devam ediyor.

27 Temmuz 2016

Ölümcül İstikrar

TURAN ESER

"Neden mi ölüyoruz? Çünkü, barışı değil savaşı, yaşamı değil ölümü evrenselleştirdiler!"

Acılı, endişeli günlerin içinde ölüm haberleri var sadece. Ölümlerin devam eden “istikrarı”! Terör ve canlı bombalar, acı dolu ölümlerine yine Ankara’dan seslendi, ürperten soğuk sesiyle.

Dün Roboski, Reyhanlı, Diyarbakır, Suruç ve bugün Ankara için ağladı Türkiye. Siyasilerin yüreğimizi sıkan ezberlenmiş soğuk açıklamaları içimizi ısıtmıyor.

Ölüm üzerinden aç insanın sesinden anlamayan sermayenin tok sesinden “istikrarı” koruma mesajları acıları dindirmiyor. Yaşam ve haber alma hakkına tecavüz edilen ülkenin, yandaş medyası “terörle (ölümle) yaşamayı öğreneceğiz” algısı inşa etmesi ve ölümcül istikrarın devam edeceği “telkinleri” ise canımızı sıkıyor.

Ne oldu da bu hale geldik, nasıl oluyor da ölümün cellatları elini kolunu sallayarak halkın arasında patlıyor? Neden bombalar demokratik tepkilerin, barış için halayın, eşit yurttaşlık ve eşit haklar isteyenlerin, parkta dolaşanın, durakta bekleyenin, kamu görevini sürdürenin, işine, evine giden insanların ve yoksulların hayatlarına patlıyor! Ateş düştüğü yeri yakıyor! Peki ateşi düşüren kim? Ocağına ateş düşmüş mazlumlar kimin günahları için kurban oluyor?

“AKP giderse istikrar bozulur” diyenler; Korunan ölümcül istikrarın yaslandığı politikaları neden anlatmıyorlar? Mülteci ölümleri İşçi ölümleri Kadın ölümleri Çocuk ölümleri Uludere Reyhanlı Cilvegözü Dağlıca Suruç, Cizre, Sur, Sultan Ahmet Ankara, Ankara ve yine Ankara’da yine katliam yine ölümcül istikrar! “Ölümcül istikrar” için yine otuz yedi insanımızı kaybettik.

Bu veriler bir istikrar, huzur ve barış göstergesi midir? “Hükümetin hiçbir zafiyeti olmadı” diyerek, savaşı ve ölümleri ülkemize sokan iç ve dış politikadaki “stratejik derinlik” ürünü tahribatın büyük resmini görmemizi istemiyorlar. Neden mi ölüyoruz? Çünkü, barışı değil savaşı, yaşamı değil ölümü evrenselleştirdiler!

AKP hükümeti, yıllar önce “Stratejik derinliğin” bir ürünü olan ABD-Türkiye “Model Ortaklık” stratejisi kurmuştu. ABD, küresel ölçekte “yeniden gelenekselleştirme” stratejisinin bir parçası olarak, Büyük Ortadoğu Projesini “Ilımlı İslam” siyaseti ile “Ortadoğulaştırmak” istedi. AKP “Ilımlı İslamı” Ortadoğulaştırma stratejisi ile “Model Ortaklık” kurarken, Erdoğan büyük bir istekle BOP’un “Eşbaşkanlığını” üstlendi. Türkiye’nin ise Ortadoğu’ya “Ilımlı Müslüman, modern, laik ve demokratik bir ülke” model olacağı vaaz ediliyordu. Ortadoğu’nun “lideri” olduğumuz “algısı” yaratıldı.

“Sıfır sorunlu” iç politika ve “komşularla sıfır sorun” öngören dış politika vaat edildi. “Barışı evrenselleştirmek”ten bahsediyorlardı! Peki bugün hangi noktadayız? “BOP” ve “Ilımlı İslam” siyaseti çöktü! Yerini “Eğit-Donat Projesi” ile mezhepçilik ekseninde radikal İslamcı selefi gruplarla kol kola girmek aldı!

“Model Ortaklık”ta AKP kendisini, Ortadoğu ve Suriye politikalarından terk edilmiş eşin “yalnızlık duygusuyla” ifade etmeye başladı. Suudi ve Katar ortaklığına yöneldiler. Erdoğan’ın Ortadoğu’ya “liderlik” ve “Eşbaşkanlık” rüyası hüsrana uğrayınca, bu kez Türkiye’ye “Başkanı” olma özlemi oluştu.

İç politikada “sıfır sorun” hayalinin yerini savaş, baskılar, yasaklar ve kamusal alanın iktidar eliyle gericileştirmesi almış durumdadır.

“Komşularla sıfır sorun” öngören dış politika ise, Türkiye’yi “sıfır komşu” ile yalnızlaştırmış durumda. Türkiye Ortadoğu’ya “demokratik, laik model ülke” olarak giremedi, Ortadoğu’nun mezhepçi ve etnik temelli bölünmüşlüğü ve savaşı Türkiye’ye Irak ve Suriye üzerinden “Ortadoğu modeli” olarak girdi! Barışı değil, savaşı evrenselleştiren AKP’nin iç ve dış politikası ile beş yıldır “Şam’da Emevi camisine namaz kılacağız” diye hayal kuranlar, şimdi Ankara’da, Suruç’ta, Reyhanlı’da, Cizre’de, Uludere’de, toplu cenaze namazı kıldırıyor! AKP’nin mezhepçilik ve nefret söylemi üzerinden toplumsal çeşitlilik kutuplaştırıldı, düşünceler ve duygular bölündü.

Farklılıklarımız barıştırılmadı, düşmanlaştırıldı. O nedenle, 2016 Türkiye’sinde AKP ve yandaş papağanları hep bir ağızdan vaaz veriyor; “terörle yaşamayı öğreneceğiz”! Yani iç ve dış politikadaki mezhepçilik ve yeni Osmanlıcılık eksenine sıkışmış “stratejik derinlik” bizim makro düzeyde öldürülmemize neden oluyor!

Turan Eser Ankara/ Türkei

https://twitter.com/Turan_Eser

https://www.facebook.com/turan.eser

Yol TV

Yol Club

Yazarlar


IMAGE

Asure ve Laiklik
Salı, 25 Ekim 2016
Turan Eser Ankara...
IMAGE

Reina katliamını lanetliyorum
Pazar, 01 Ocak 2017
Ali Kenanoğlu...
IMAGE

Benim Oy'um, HAYIR!
Salı, 24 Ocak 2017
Aliekber...
IMAGE

Saraç'tan suç duyurusu çağrısı
Cuma, 03 Nisan 2015
Nejdet Saraç...
IMAGE

Türkiye’de Alevi olmak
Perşembe, 13 Mart 2014
Ercan Geçmez...
IMAGE

AKP Halka Hesap Verecek
Salı, 05 May 2015
GÜLBEY KÖSEOGLU...
IMAGE

Xızır Orucu
Perşembe, 16 Şubat 2017
Ali Rıza Ulucan...
IMAGE

ADOLF TAYYİP ERDOĞAN KÖLNDE ÇOK MUTSUZDU
Pazar, 25 May 2014
Alaattin Şahan...
IMAGE

Biz Berkin'iz. Ağlama ulan, ses ver!
Perşembe, 13 Mart 2014
Ece Temelkuran...
IMAGE

Kapanmayacak Bir Yara
Cuma, 04 Temmuz 2014
Murat Meriç...

Link1 | Link2 | Link3

Copyright © 2014. All Rights Reserved.