• İslam-Alevi İnanç Toplumu (IAGÖ) ve ilgili organlarına!

    İslam-Alevi İnanç Toplumu (IAGÖ) ve ilgili organlarına!

  • Ortak güç oluşturmayı çok önemsiyoruz!

    Ortak güç oluşturmayı çok önemsiyoruz!

  • Reina katliamını nefretle kınıyoruz!

    Reina katliamını nefretle kınıyoruz!

  • Hızır hepimizin yar ve yoldaşı olsun!

    Hızır hepimizin yar ve yoldaşı olsun!

  • Alevi Medyası susturulmaya çalışılıyor!

    Alevi Medyası susturulmaya çalışılıyor!

Bir kez daha kutsal ittifak kuruldu!

Erdal Yıldırım

Fetöcü “askeri darbe girişimi”nden sonra "tek tipçi" zihniyetin temsilcileri derhal biraraya gelip, yine bir “Kutsal İttifak”a imza attılar. AKP, MHP, CHP, ulusalcı, Ergenekoncu ve Balyozcular, "sivil darbe" ile selefi, ırkçı, kafatasçı piyonlarını sokaklara, meydanlara saldılar. İstanbul Gazi'de, Okmeydanı'nda, Malatya Paşaköşkü ve Antakya'da Alevilerin, solcuların, devrimcilerin yoğun yaşadığı mahallelere saldırdılar. Saldırılar zaman zaman devam ediyor.

Yıllardır emek cephesine, sosyalistlere, ezilenlere, tüm renklere ve farklı kimliklere yasaklanan “Taksim 1 Mayıs Alanına” önce Osmanlıcı, ülkücü, ulusalcı kesimler için, daha sonra da CHP mitingi için izin verilmiş ve meydanda AKP’liler, CHP’liler, MHP’liler, Ergenekoncu, Balyozcular bir araya geldiler.

Tabi bu arada aynı mitinge giden liberal, “yetmez ama evetçiler” ve “tatlı su devrimcilerini” ve darbe sonrası mecliste okunan ortak karara imza atan HDP’nin hatalı tutumu da unutulmamalıdır.

Ve daha birkaç gün öncesine kadar güya kanlı bıçaklı olan AKP, MHP ve CHP’liler, dün sarayda Alevilere, Kürtlere, devrimcilere, ezilenlere nispet yaparcasına poz da verdiler. İşin tiyatral yanına bakınca bu meşhur "saray" için CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, 11 Temmuz 2015 tarihinde, yani sadece bir yıl önce, “Başbakan bile olsam kaçak saraya gitmem” demişti. Hatta aynı Kılıçdaroğlu bir başka konuşmasında “Saraya soytarılar gider” şeklinde bile konuşmuştu.

Yine 15 Temmuz 2015 tarihinden MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli de, “Kaçak saraya da, davete de gitmem. Saraya gidenlerin partimizde yeri yoktur” demişti.

Günlerdir sözde darbeye karşı demokrasi havarisi kesilen, sabahlara kadar sokaklarda azgınca muhalif tüm kesimlere saldırılar düzenleyen, tehditler savuran, meydana salınmış yığınların temsilcileri “milli irade” bahanesiyle gösteriler düzenliyorlar. Ve sözde muhalefet partileri daha önce söyledikleri tüm sözleri unutup Cumhurbaşkanının sarayına kuzu kuzu gittiler. Recep Tayyip Erdoğan’ın huzurunda bir araya gelen Binali Yıldırım, Kemal Kılıçdaroğlu ve Devlet Bahçeli toplantı sonunda da beklenildiği üzere, kendileri dışındaki herkesi tehdit eden, korkutan ve demokrasi yerine diktatörlüğü adım adım sürdürecek olan kararlar aldılar. Toplantı sonunda “Fetullahçı Terör Örgütü, PKK ve diğer güvenlik tehditlerine (ki bu ifadeyle Alevilerin, Kürtlerin, solcu, devrimci ve sosyalistlerin, emek cephesinin kastedildiği çok aşikardır) karşı mücadelenin kararlılıkla sürdürüleceği açıklaması yapılmıştır.

Darbe girişimi sonrasında zaten fiili olarak olağanüstü hal koşullarının hüküm sürdüğü ülkede bir de yasal olarak 3 aylık OHAL ilan eden saray ve iktidar, görüldüğü ve anlaşıldığı üzere, kimi sözde muhalefet kesimlerini de yedeğine alarak, gelecek günlerde aylardır sürdürdüğü savaş konseptini ve adım adım şeriat düzenine geçişi kuvvetlendirecektir. Bu yaşananların ve son toplantının bir tek tarifi vardır. Bunun tek bir tarifi ve adı vardır:Kutsal İttifak !

Bu açıdan baktığımızda demokrasi güçlerinin birlikteliliği her zamankinden daha çabuk tesis edilmelidir. bu son derece de zorunlu ve gereklidir. Aleviler, Kürtler, emek cephesi, solcular, devrimciler, sosyalistler bir an önce sürmekte olan bu savaş ve OHAL uygulamalarına karşı birleşik cepheyi mutlaka sağlanmalıdır.

Öncelikli olarak Aleviler, Kürtler ve devrimciler ülke çapında öz yönetim ve meşru müdafaa koşullarını zaman yitirmeksizin örgütlemeli ve bu zorbalığa karşı bir mücadele direnci oluşturmalıdır..

Aşk ile…
26.072016

Ne Vakıfmış be…

Erdal Yıldırım

Günlerdir ülke gündemini meşgul eden en dikkat çekici haber, Karaman’da Ensar Vakfı, Anadolu İmam Hatip Lisesi ve İmam Hatip Mezunları Mensupları Derneği (KAİMDER)’de öğretmenlik yapan bir kişinin, bu kurumlarda eğitim gören 8–10 yaşlarındaki erkek çocuklarına 3 yıl boyunca taciz ve cinsel istismarda bulunması; ve bu suçun da iktidar ve yandaşlarınca örtbas edilmeye çalışılmasıdır.

Üstelik bu işlenmiş suçla ilgili savcılığın açmış olduğu 350 yıl istemli dava orta yerde dururken, ülkeyi demokrasi kurallarına değil de, şeriat kurallarına göre yönetmeye çalışan Cumhurbaşkanından, Başbakana, Bakanlardan, Vakıf yöneticilerine, yandaş medya kalemşörlerinden, AKP ile ilişkili STK temsilcilerine kadar birçok kurumun konuyu kapatmaya, üstünü örtmeye yada masum göstermeye çalışması son derece ibret vericidir. Öte yandan Karaman Cumhuriyet Başsavcılığı da davaya yayın yasağı getirmiş ve Adaletin değil, Hükümetin emrinde olduğunu ispat etmiştir. 

Evet, öyle bir vakıf ki, iktidarın en tepesinden en alt kadrolarına kadar, bu vakıf ile olayın yaşandığı diğer kurumlarda, başka ya da benzer kurumlarda yaşanan bu iğrençliği sahiplenme yarışına girmiş bulunuyorlar.

Şimdi bu Ensar Vakfında yaşanan iğrençlikleri örtme, kapatma, masum göstermeye yönelik destek mesajlarından bir demeti kamuoyunun bilgilerine sunmak isterim.

• Ahmet Davutoğlu - Başbakan: Ensar Vakfına sahip çıkarak, “Davası insan yetiştirmek olan bir vakfı karalamak da ayrı bir ayıp. Biz Ensar Vakfı’nın hizmetlerine şahitlik ediyoruz” dedi.

• Sema Ramazanoğlu - Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı: “Buna bir kere rastlanmış olması hizmetleri ile ön plana çıkmış bir kurumumuzu karalamak için gerekçe olamaz” dedi.

• İsmail Cenk Dilberoğlu - Ensar Vakfı Başkanı: "Bizim vakfımızda meydana gelen olaylar başka vakıflarda da oldu" diyerek yaşananları masum göstermeye çalıştı.

• Bülent Turan - AKP Grup Başkanvekili: “Ensar biziz. Biz bu topraklarda Ensar’ın ne olduğunu bilen ve yardımlaşmayla öğrenciye bakmanın ne olduğunu bilen insanlarız. O yüzden Ensar Vakfına dönemsel olarak belli gerekçelerle iftira ve hakaret edilmesi ne Ensar’ı yolundan alıkoyar ne de bizim heyecanımızı yavaşlatır. Yolumuza devam edeceğiz inşallah.” (Çanakkale Ensar Vakfı Kitabevi açılışından, aynı açılışa AKP Çanakkale Milletvekili Ayhan Gider, AKP il başkanı Yeşim Karadağ da katıldılar.)

• Nabi Avcı - Milli Eğitim Bakanı: “Ensar Vakfı bizim son derece verimli işbirliği yaptığımız kuruluşlardan biri. Topyekün bir camiayı töhmet altında bırakmak doğru değil” diyen MEB hangi zihniyete sahip olduğunu gösterdi. 

• Bilal Erdoğan – Türgev Vakfı: “Eşimden sonra en çok görüştüğüm kişi ise Ensar Vakfı Mütevelli Heyeti Başkanı Başkanı İsmail Cenk Dilberoğlu’dur” dedi ve vakıfla ilişkisini açıkça ortaya koydu.

• Nihat Öztürk - AKP Muğla Milletvekili: “Biz inadına Ensar Vakfı’na destek olmaya devam edeceğiz” dedi.

• Alparslan Kuytul – Furkan Vakfı Başkanı: “Peygamberimiz Hz.Muhammed’in cemaatinde bile, sahabesinde zina eden, içki içen, hırsızlık eden var. Her cemaatte vardır”, “Bir-iki tane insanın yapmış olduğu terbiyesizlikten dolayı cemaate, vakfa ya da bir kuruluşa laf söylenemez" diyerek kardeş vakfı sahiplendi.

• Ahmet Hakan – CNN Türk sunucu, gazeteci: “Ensar Vakfı’na vurmak, Ensar Vakfı’nın kapatılmasını istemek, Ensar Vakfı’nı hedefe koymak doğru mu? Çok sevdiğimiz, iftihar ettiğimiz bir dernek.. O dernek ya da vakfı topyekûn hedefe mi koyacağız?” sözleriyle vakfı savundu.

• Deniz Zeyrek – CNN Türk sunucu: "Sapık zihniyet her yere sızabilir. Yani kurumlarda sistematik bir şekilde böyle yapılıyormuş gibi yaklaşım yerine izleyicilerimiz sağduyulu ve objektif olmalılar. Bu sapıklar bu sapık düşünce her okula sızabilir, her yere sızabilir" diyerek Ensar Vakfı'nı aklamaya çalıştı.

• Cübbeli Ahmet Hoca: “İslamda erkek çocuklarla eğleşmeye “Bademleme” denir. Ama Laik ve Ateistler buna “İstismar”, hatta “Tecavüz” der. Ensar Vakfında olan İslam hayat tarzına uygundur” diyerek yaşananın normal bir olay olduğunu ifade etti.

• Şevki Yılmaz - Yeni Akit yazarı: “Hepimiz Ensar’ız” başlıklı bir yazı yazarak, “Ensar, İlim Yayma, M.T.T.B, İHH, Aziz Mahmud Hüdai, SAFA, MİKAV, Deniz Feneri, TÜGVA, Muradiye, Anadolu Gençlik, Memur Sen, Hak İş, MÜSİAD, Türgev” gibi vakıf ve derneklere destek olma çağrısı yaptı.

• Türkiye Gönüllü Teşekküller Vakfı: Menderes, Özal ve Erdoğan'a "demokrasinin yıldızları" deyip gazete ilanlarıyla duyuran bu vakıf ve bileşenleri çeşitli 131 Vakıf ortak açıklamayla Ensar Vakfını masum gösterme yarışına katıldılar ki, burada son derece bir ittifaka dikkat çekmek isterim. Bu vakıf bileşenleri içinde Fethullah Gülen’in onursal başkanı olduğu Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı ile Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın mütevelli heyetindede olduğu TÜRGEV de bulunuyor.

Bu arada Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Ensar Vakfı kongresinde Ensar vakfını uzun uzadıya övdüğü, konuşmasında “Hedefimiz dindar nesildir. Bitaraf olan bertaraf olur. Vakit Ensar olma vaktidir” diyerek bireyleri ve çeşitleri kesimleri Ensar Vakfı etrafında toplanmaya davet ettiğini bilmekte fayda var. Ayrıca RTE’nin oğlu Bilal Erdoğan ve kızı Esra Albayrak’ın, Mütevelli Heyeti üyesi olduğu Türgev Vakfı ile Ensar Vakfıyla kardeş vakıf olduğunu da okuyucuların dikkatine sunalım.

Özcesi şu ki, devlet erkini ve hükümeti temsil eden gerici zihniyet, bu tür taciz, tecavüz, yozlaşma, sapkınlık içindeki birey ve kurumlara her türlü sosyal, siyasal ve ekonomik desteği veriyor, yargıda da kollama ve koruma politikalarını sürdürerek iktidarının devamını sağlamaya çalışmaktadır.

Evet, ne vakıfmış be…

Erdal YILDIRIM

1 Nisan 2016, İstanbul

Toledo ve Sur

Erdal YILDIRIM

Başbakan Ahmet Davutoğlu, Sur'un “mimari dokusuna zarar vermeden restore edileceğini”, İspanya’daki Toledo şehrinin bir benzerini inşa edeceklerini söylerken, iki ayı aşkın süredir şehri havanlar, bazukalar tank ve panzerlerle bombaladıklarını, asker, polis, özel harekâtçısıyla tarumar ettiklerini, kentte sağlam bina bırakmadıklarını, bodrumlarda çok sayıda yaralının hastaneye götürülmesine, cenazelerin defnedilmesine dahi izin vermediklerini, Hitler faşizmini aratmayan bir anlayış sergilediklerini unutmuş görülüyor .

Başbakan’a gerekli yanıtı vermeden önce adı geçen bu şehirleri biraz tanıyalım. Toledo, İspanya’da Madrid’in 70 km güneyinde, üç yanını Tajo adlı nehrin sardığı, Kastilya-La Mancha özerk bölgesinin merkezi olan ve 75 bin nüfusa sahip bir kent. 700'lü yıllarda Emevilerin vahşi ve insanlık dışı saldırılarına karşı yıllarca onurlu direnişler sergileyen, 1800’lü yıllarda Fransız işgaline karşı, 1936’daki İspanya İç Savaşı sürecinde de "Alcázar de Toledo Savunması" diye bilinen destansı direnişi ve barikat savaşlarıyla tarihe not düşmüş bir kenttir Toledo.

Toledo, Yunanlı, Finikeli, Romalı ve Arapların, Hristiyan ve Müslümanların inanç ve etnik kökenlerine bakılmaksızın özgürce ve özerk bir şekilde yönetildiği bir kenttir. Özgürlüğe adeta sevdalı bu kent, ne yazik ki, Orta Çağın İspanyol “Engizisyon mahkemeleri”ne de ev sahipliği yapmıştır. İspanyol engizisyonu 1483 yılı ve sonrasında Müslüman ve Yahudilerin Hristiyanlaştırılmasını hedeflemiş, binlerce Arap kökenli, ya da İspanyol yerli halk engizisyon kararları sonucu katledilmiştir. Engizisyonun, asimilasyon çabaları, baskıları sonucu yaklaşık 200.000’e yakın Yahudi İspanya’yı terk etmiştir.

Tıpkı 90 yıldan bu yana, İttihat ve Terakki’nin “tek dil, tek din, tek millet” anlayışına uygun olarak “Kürtlerin Türkleştirilmesi” ve “Alevilerin Sünnileştirilmesi” çabaları gibi. Tıpkı Koçgiri, Zilan, Ağrı katliamlarıyla Dersim soykırımı sonucunda onbinlerce Kürt ve Alevinin katledilmesi gibi.

Tıpkı Devlet Güvenlik Mahkemeleriyle Sıkıyönetim Mahkemelerince özgürlüklerden, eşitlikten, adaletten yana olanların zindanlara doldurulması ve Diyarbakır zindanlarında yıllar yılı engizisyonu aratmayacak işkencelerden geçirilmeleri gibi.

Tıpkı 1992-93 yıllarında Türkiye Kürdistan’ında köy boşaltmalar ve son aylardaki katliamcı, soykırımcı operasyonlarla Kürtlerin evlerinden, kentlerinden göç etmeye zorlanmaları gibi.

Toledo ile Sur kentinin birçok benzerliği var. Tarihi, coğrafi, sosyolojik, demografik benzerlikler de şaşılacak kadar çok.. Sur şehrinin etrafındaki Amed surları ve Toledo’yu çevreleyen tarihi surlar o kadar birbirine benziyor ki. Bir yandan Sur’u kucaklayan, sarıp sarmalayan, akıp giden, “On Gözlü Köprüsü” ile yaşam için vazgeçilmez kutsal Dicle (Tigris) ve 2015 te Dünya Mirasları kapsamına alınan Hevsel Bahçeleri.. Diğer yandan Toledo’yu üç yandan saran Tajo nehri ve farlı özellikleriyle İspanya’yı temsil eden bir kent olarak “Ulusal Anıt” ilan edilen Toledo. .. Toprak parçası üzerinde birbirinin izdüşümü olan iki nehir, iki şehir..

Değişik inançların, kültürlerin, etnik kimliklerin bir arada, yan yana yaşaması… Amed coğrafyasında binlerce yıl Kürtler, Türkler, Ermeniler, Araplar, Süryaniler, Ezidilerin birada yaşaması gibi. Müslümanlar, Hristiyanlar, Alevilerin yaşaması… Camiler, Kiliseler, Katedral ve Amed Cemevinin yan yana olması… Her iki kentte de özerk ve özgürce yaşanabilen kent olma bilinç birlikteliği…

Evet birbirinden binlerce kilometre uzaklıkta iki kent.. Birisi İspanyol hükümetince ve uluslar arası kuruluşlarca koruma altına alınmış, özerk ve özgür bir kent: Toledo.

Diğeri kadim Mezopotamya topraklarında, birçok açıdan Toledo kentiyle ortak özelliklere sahip, ancak AKP iktidarı tarafından savaş kurallarının dahi uygulanmadığı, 65 günden beri tarihsel yapıları, kültürel varlıkları, inanç merkezleri, binaları yerle bir edilen, yok edilmek istenen ve yaşayanların büyük kısmının terk etmek zorunda kaldıkları kadim bir kent. Amed ve Sur

Biliyoruz ki, Tajo ve Dicle nehirleri kardeştir. Bu nedenle Toledo ve Sur, ya da Amed “Kardeş Kent” ilan edilmelidir. Sur kenti de, baskılara karşı direncin - direnişin, özgürlüğe sevdanın, onurlu yaşamın ve özerkliğin kenti olmaya devam etmelidir.

Aylardır iktidarı kahreden bir inançla direnen Sur, faşizmin tüm saldırılarına karşın yaralarını saracak, bu asimilasyoncu, soykırımcı Emevi zihniyete asla boyun eğmeyecektir. Sur kentinin de, diğer kentlerin özlemi olan “özerklik” ve “insanca yaşam”, özlemleri büyük bedeller ödense de eninde sonunda gerçekleşecektir.

2 Şubat 2016

SANA SAVAŞ YAPTIRMAYACAĞIZ

Erdal Yıldırım

Ne olduysa 7 Haziran 2015 Genel Seçimlerinin yapıldığı gece oldu. Anımsayalım, yıllarca “tek adamlık”, “başkanlık” ve “padişahlık için yanıp tutuşan, Büyük Ortadoğu Projesinde İsrail’le birlikte projenin Eşbaşkanlığını üstlenen, AKP’lilerin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 7 Haziran seçimlerinden sonra tek başına kurulabilecek bir AKP hükümeti, yani kendisini “Başkan” yapacak sonuçlar alınamayınca, üzüntüsünden 3 gün kamuoyunun önüne bile çıkamadı.

Kamuoyun önüne ilk çıkışı da, CHP milletvekili Deniz Baykal ile 10 Hazirandaki görüşmede oldu. Aynı günlerde MHP’den bir kişiyle, Tuğrul Türkeş’le bir gizli görüşme yaptığı bilgisi kamuoyuna sızdı. Muhtemelen başka kişilerle de buna benzer görüşmeler yaptı ki, sonraki günlerde eski müftü Hüsnü Özkes de CHP’den istifa etti. Bu Osmanlı oyunları herkes tarafından görülüp, anlaşıldı ki, Erdoğan’ın amacı muhalefet partilerinden kimi kişilerle açık veya gizli görüşmeler yapmak suretiyle olası bir koalisyon hükümetini engellemek… Zaten sözde koalisyon görüşmeleri sürecinde de verdiği demeçlerle tüm hükümet olasılıklarının önüne setler çekti. Emri altındaki, yetkisiz ve etkisiz Başbakan Davutoğlu ve AKP kurmaylarına koalisyon kurdurmamak için her türlü oyuna başvurdu. Bu arada ana muhalefet partisine hükümet kurma görevini vermeyecek kadar da, demokrasiden nasibini almamış olduğunu bir kez daha tüm dünyaya göstermiş oldu.

Ama Osmanlı oyunları bu kadarla bitemezdi, bitmedi de…

Yıllardır susan silahlar ve süren kirli savaştan bıkan, acı çeken, yorulan Türkiye halkları bir sabah aniden Erdoğan’ın emirleriyle yeniden bir savaş ortamına girdi. Oysa yıllardır tek mermi atılmıyor, tek ölüm haberi alınmıyordu. Devlet uzun zamandır “barış” ve “çözüm” için muhataplar ile görüşüyor, hatta Dolmabahçe’de protokoller bile hazırlanıp imzalanıyordu. Barış süreci için toplumsal dinamikler ve Kürtler ellerinden geleni yapıyordu. Ancak başkanlık hayalleri “seni başkan yaptırmayacağız” sloganlarıyla sona erdirilen saraydaki adam, bu mermisiz, ölümsüz, cenazesiz durumdan rahatsız olmuştu.

Öncelikle Irak topraklarındaki Kandil’i ve sonra da Doğu ve Güneydoğuda, özellikle de AKP’ye oy vermemiş Kürtlerin yoğun yaşadığı yerleşim birimleri bombalandı.

Yurtiçindeki operasyonlar sıkıyönetim dönemindeki gibi panzerler, tomalar, komandolar, özel harekât birlikleriyle gerçekleştirildi. Yerleşim yerlerinde akşam ile sabah saatleri arasında sokağa çıkma yasakları konuldu. Buralara milletvekilleri, Belediye başkanları, Gazeteciler, İnsan Hakları Savunucuları giremedi ve sayısız yargısız infaz yapıldı. Yerleşim yerlerinden gelen görüntülerde evlerin delik deşik edildiği, işyerlerinin yağmalandığı görüldü. Binlerce insan köylerinden, evlerinden göç etmek zorunda kaldı. Görüntülerin Irak, Şengal ve Kobane’den, İsrailli Siyonistlerin Filistin topraklarında sürdürdüğü insanlık dışı uygulamalardan bir farkı yoktur.

Bu savaş ilanıyla Kürtlere ve Kürdistan’a karşı topyekün bir savaş başlatıldı. Gerillanın da yeniden savaş ortamına çekilmesi hedeflendi. Ancak özellikle altını çizmemiz gereken bir nokta var ki, o da, bu yeni sürecin başta ABD emperyalizmi olmak üzere, tüm emperyalistlerin Ortadoğu’yu yeniden dizayn etme politikalarının bir yansıması olduğudur.

Sarayın savaş ortamı yaratmasıyla Temmuzun sonlarından itibaren her gün yurdun değişik yerlerinden Türk, Kürt, asker, sivil, gerilla, kadın ve hatta 7, 10 ve 12 yaşlarında çocukların ölüm haberleri gelmeye devam etti. Haftalardır Varto, Ağrı, Şemdinli, Silvan, Şırnak, Cizre, Yüksekova, Nusaybin, Hakkari, Diyarbakır gibi birçok il, ilçe ve köylerden ölüm haberleri geliyor. Saray erken seçime kadar bu kirli savaşı sürdürmeye kararlı gözüküyor. Seçim araştırmalarında AKP’nin oy oranının yükselmesi için, barıştan yana olan dinamikler savaş ortamına çekilmek isteniyor.

Saraydaki adam “savaş” istiyor. Savaş uçaklarının, panzerlerin, tankların, topların, bombaların ölüm ve cenazelerin eksik olmadığı, “ölüm ve cenaze” törenleri istiyor. Savaşın gölgesinde, her gün cenazelerin kaldırıldığı bir “erken seçim” istiyor.

Ama Türkiye hakları özgürlük, kardeşlik, eşitlik ve “barış” istiyor. Sarayın savaş tamtamlarına karşı Kürtler, DKÖ’ler, STK’ler, demokrasi cephesi, emekten, halktan, barıştan, özgürlüklerden yana toplumsal dinamikler ve barış sevdalıları “Sarayın Savaşına Karşı Acil Barış ve Acil Demokrasi” istiyor.

1 Eylül Dünya Barış gününde tüm savaş tüccarlarına, halk düşmanlarına bir kez daha haykırıyoruz ki, Türkiye Halkları, Kürdü, Türkü, Ermenisi, Arapı, Gürcüsü, Çerkezi, Alevisi, Sünnisi ile “sarayın savaşına karşı acil barış, acil demokrasi” demeye, barış için direnmeye devam edeceğiz.

Ve son sözümüz de saraydaki savaş gönüllüsüne: Sana savaş yaptırmayacağız!

Bu Sapıklığın Kaynağı "Ecdat"tır !

Erdal YILDIRIM

Son yaşananları dikkatlice okuyalım ve yüzlerce yıldan beri bu topraklarda yaşanan kimi iğrençlikleri, devlet erkini elinde tutanların nasıl savunduklarını ibretle görelim.

Geçtiğimiz günlerde Karaman’da Ensar Vakfı adlı sözde eğitim kurumunda sekiz – on yaşlarındaki toplamda 45 erkek öğrenciye cinsel istismarda bulunan bir öğretmenin 10 çocuğa tecavüz ettiği polis raporuyla belgelendi. Medya ve basın organlarında yer alan bilgilere göre de şüpheli kişinin Ensar Vakfı ve Karaman Anadolu İmam Hatip Lisesi ve İmam Hatip Lisesi Mezunları ve Mensupları Derneği’ne yakın kişilerin kiraladığı evlerde ders verdiği iddia ediliyor. 

Bu iğrenç saldırının sorumlularının adalet önüne çıkartılması, bunlara göz yumanların hakettikleri şekilde yargılanmalarının sağlanması bir yana, devlet kademesinde etkili ve yetkili kişiler bu tecavüzleri ya görmezden geliyorlar, ya da çok basit bir “hata” gibi niteleyerek, üstünü kapatmaya ve nerdeyse “masum”, “olağan” bir şeymiş gibi göstermeye çalışıyorlar. Üstelik bunu söyleyen, hem tacizci öğretmeni, hem de vakfı savunan kişi de, ne yazık ki, Aile ve Sosyal politikalardan sorumlu olan bakan ve diyor ki: “Buna bir kere rastlanmış olması hizmetleri ile ön plana çıkmış bir kurumumuzu karalamak için gerekçe olamaz.” 

Bu söylem akıl, ruh ve vicdan sağlığını zorlayan, nerdeyse taciz ve tecavüzü kutsayan sapık ve sapkınca bir düşünce.. Bu düşüncenin kaynağı çok eskilere dayanıyor.. Tarihi iyi incelediğimizde göreceğiz ki, şuan iktidar erkini elinde bulunduranların, “ecdadımız” dedikleri de bu ve buna benzer sapkınlıkları yıllarca sürdürmüşler.

Yeni Osmanlıcı bu zihniyetin ecdadı da, “içoğlan” rezaleti diye adlandırılan uygulamanın sahipliğini yapmışlar.. Tarih sayfalarına “Osmanlının 444 yıl süren İçoğlan Rezaleti” olarak geçen 1389 – 1833 yılları, günümüzde yaşanan bu iğrençliklerin alt yapısını ve zihin altındaki yansımasını çarpıcı bir şekilde göstermektedir. 

Tarihçiler, Osmanlı imparatorluğunda “içoğlanı” yetiştirilmesi uygulamasının Yıldırım Bayezid döneminde, yani 1389’da başlandığını, Fatih Sultan Mehmed döneminde (1451-1481) içoğlan yetiştirilmesi usulü belirli bir sisteme kavuşturulduğunu ve uygulamanın 1833 yılında kaldırıldığını belirtirler. 

Örneğin tarihçi Ali Kemal, Lale Devri haremi için şöyle yazar. “Erkeğin her bir çeşidine özlem içinde olan saray kadınları, zenci harem ağalarıyla yatıp kalkıyorlardı. İçinde yirmi bin yabancı soylu kadının, bini aşkın zencinin, beş binden fazla Sırp, Arnavut soylu bostancı ve içoğlanın hüküm sürdüğü bu büyük genelev, kendine özgü dünyasında yine de her zamanki gibi pırıl pırıldı. İçki, saz ve söz âlemlerinin tek nedeni, cinsel içgüdülerini kamçılamak, elde edilecek zevki sonsuza ulaştırmaktı. Günah ise halk içindi.”

Osmanlı İmparatorluğunda “esir ve köle cariyelerden, içoğlanlardan” geçilmiyordu. Yönetim şekli baskıcı, hak ve hukukun olmadığı feodalite üzerine kurulmuştu. Sosyal yaşam ise saraylarda, konaklarda, yalılarda çirkin, iğrenç ilişkilerle sürüyordu. Ekonomik düzen feodal sömürü üzerine bina edilmişti. Eken de, biçen de yoktu....Hazırcı , hırsız ve rüşvetçi bir yapı yüzlerce yıl sürdü ve bu düzen şiirlere konu oldu.

“şalvarı şaltak Osmanlı

eğeri kaltak Osmanlı
eken de yok, biçen de yok
yiyende ortak Osmanlı..”

Günümüz Yeni Osmanlıcılarının sömürücü, gerici ecdadı, yüzlerce yıl bu sapkın ve sapık ilişki modelini sürdürdü.. Ve şimdi o ecdadın torunları çeşitli yerlerde, vakıflarda, okullarda yaşanan “erkek çocuklarına”,”kız çocuklarına”, “genç kızlara”, “kadınlara” yönelik saldırı,taciz ve tecavüz iğrençliklerini savunuyorlar.. Bakan konumuna gelmiş kişiler dahi bu iğrençlikleri savunur bir akıl tutulmasıyla karşımızda boy gösteriyorlar. 

Geçmiş yıllarda ve günümüzde, özellikle çeşitli cemaat ve vakıfların denetimsiz olarak işlettikleri birçok yurt, dersane, kuran kursu gibi yerlerde erkek ve kız çocukları taciz ve tecavüze uğruyor. Ülke genelinde de hükümetin tacize ve tecavüze göz yuman, tecavüz edileni suçladığı bir zihniyet ve bundan kaynaklı uygulamaları sonucu taciz ve tecavüzler artarak devam ediyor. Tecavüzcüler yakalanmıyor, adalet önüne çıkartılmıyor, yakalananlar da az cezalara çarptırılıyor, ya da hiç ceza almıyor ve yeniden tecavüze devam etsinler diye salınıyorlar.

Son zamanlarda giderek artan bu taciz ve tecavüz olaylarına karşı hükümetin asli görevi, derhalolayın bütün sorumlularını, suçlularını, göz yumup seyirci kalanları, suçu ve suçluyu övenleri, destekleyenleri tespit etmek, açığa çıkarmak ve yargı karşısına çıkarmak olmalıdır.

23 Mart 2016

''Soy Kodu" Uygulaması Herkesin Fişlenmesidir

Erdal Yıldırım

Plan ve Bütçe Komisyonunda Milletvekili Garo Paylan "Soy Kodu” uygulamasını gündeme getirince, İçişleri Bakanı Efkan Ala, "soy kodu uygulaması tüm vatandaşlar için uygulanıyor" deyip "Rumların 1, Ermenilerin 2, Yahudilerin 3 ve Süryanilerin 4" rakamı ile numaralandırıldığını itiraf etti.

Bundan anlaşılacağı gibi yıllardır, İttihat Terakkinin "tek dil, tek din, tek millet" anlayışına ve asimilasyon politikalarına karşı "Eşit Yurttaşlık Hakkı Mücadelesi" veren Aleviler ile “Ana dilde Eğitim” ve “Kürt kimliği” üzerindeki baskıların kaldırılması mücadelesini veren Kürtler, eşit yurttaş olmadıkları gibi, bir 'Soy Kodu' numaralarına bile sahip değillerdir…

Bu durumda akla iki olasılık daha geliyor. Birincisi, devlet ya “Kürtler” ve “Alevileri “yok” saymaktadır, ya da ikinci olasılık olarak bu inkârcı, asimilasyoncu devlet, Kürtlere ve Alevilere verdiği “soy kodu numarasını” bile gizlemektedir.

İçişleri Bakanı Ala, bu “soy kodu” uygulamasıyla kişinin dini ve etnik kimliğinin anlaşılamayacağını, "soy kodlamasının" sadece "azınlıklara" ya da "farklı inanç sahibi kimse ve gruplara" karşı yapılmadığını söylemekle, devletin vatandaşı üzerinde, eşitliğe, insan haklarına ve hukuka aykırı, aynı zamanda ayrımcı bir uygulama içersinde olduğunu da gözler önüne sermiş oldu.

Hem Osmanlı döneminde yüzlerce sene, hem de 90 yıllık Cumhuriyet döneminde bu “tek tipçi” ve “etno-dinsel” ayrımcı politika, Anadolu topraklarında yaşayan çeşitli kimlikler ve kesimler üzerinde her türlü baskı ve asimilasyondan, kıyım, katliam ve soykırımdan vazgeçmemiştir. Etnik kimliği Türk, Anadili Türkçe ve inanç olarak Hanefi-Sünni-Müslüman olmayan tüm kişi ve gruplar bu zihniyet tarafından “öteki” kabul edilmelerinin yanında, her zaman potansiyel suçlu ve devlet düşmanı ilan edilmişlerdir. 

Bu tek tipçi zihniyetin uygulamaları her gün yeni bir şekil alarak bundan sonra da devam edecektir. Son olarak AKP’nin Genel Kurula getireceği konuşulan "Kişisel Verilerin Korunması Kanunu", yeni kimliklerde "çip" sistemi uygulamasıyla da "Dini" kolonu, ya da hanesinin isteğe bağlı olmasının planlandığı, bununla bu kesimler üzerinde daha güçlü tasarlanmış bir psikolojik, sosyolojik ve siyasal baskı yaratılmasının hedeflendiği anlaşılmaktadır. Zira “çipli” sistemli kimliklerde “din hanesi isteğe göre yazılacak” olsa da, kişinin tüm kişisel verileri devletin elinde olacağı, bu yeni durum sadece bir göz boyama ve asimilasyon politikasının şekil değiştirmesi ve mahalle baskısının özel sektörde de, kamu sektöründe de daha ağır devam etmesi demektir. Oysa kişi hak ve özgürlüklerine saygılı, temel hakların, dilin, inancın üzerindeki herhangi bir devlet baskısının olmadığı bir toplum yaratılabilmesi için kimliklerde “dini kolonunun” tamamen kaldırılması gerekmektedir. 

Bugüne kadar resmi ideoloji ve devlet, toplumdaki farklı din, dil ve kültürel özelliklere sahip topluluk mensuplarıyla Müslüman olmayan azınlıklar mensuplarını ve Alevileri Vali, General, Müsteşar, Genel Müdür gibi üst görevlere getirmemektedir.

Ayrıca eğitimle ilgili hak uygulamalarında, örneğin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin “Zorunlu Din Dersi bir insan hakkı ihlalidir” ve “Anadilde Eğitim” ile ilgili kararlarında olduğu gibi, çeşitli kısıtlama, engelleme ve baskıları sürdürmekten kaçınmamakta, bu konularda devlet, bizzat taraf olduğu, hatta imzaladığı yasalarla anlaşmalara uymamakta ve evrensel hukuk kuralları da tanımamaktadır. 

Bu zihniyet, komşumuz olan ya da olmayan tüm başka ulusları ve kimlikleri “dış düşman”, Anadolu’nun kadim halkları olan Ermeni, Kürt, Çerkez, Abaza, Boşnak, Arnavut, Pomak, Laz, Gürcüleri “iç düşman” gören bir ideolojinin temsilcisidir. Bu zihniyetin günümüzdeki temsilcisi olan AKP son yıllarda komşularımızın tümüyle ilgili düşmanca bir politika sergilemekte, o ülkelerin içişlerine karışıp komşularımızdaki varolan çelişkileri körüklemekte, kimi selefi, vahabi, gerici grupları desteklemektedir.

Vatandaşları “soy kodu” uygulamasıyla ayrıştıran ve “düşman” gibi gören bu gerici, ırkçı, şoven, tek tipçi ve faşist zihniyete karşı barıştan, adaletten, eşitlikten, kısacası insandan yana olan tüm kesimlerin, zaman yitirmeksizin birlikte mücadele etmesi son derece önemli, bir o kadar da kaçınılmazdır.

19 Şubat 2016

IŞİD’i Vurduk Yalanı

Erdal Yıldırım

Ülke içinde çok sayıda eğitim, barınma kampı olan, her yerde elini kolunu sallayarak rahatça dolaşan, askeri ve polis güçleriyle görünmekten kaçınmayan ve boy boy resim çektiren, ayrıca AKP iktidarı tarafından siyasal, sosyal, ekonomik, askeri ve lojistik olarak desteklenen IŞİD'e karşı hava operasyonları yapıldığı, jetlerin IŞID mevziilerini bombaladığı koskoca bir yalan ve kandırmacadan ibarettir .


Artık tüm dünya kamuoyu bilmektedir ki, firavunun ve yandaşlarının tek bir hedefi vardır: Irak'ın ve Suriye'nin kuzeyindeki özerk Kobane ve Rojava'yı yoketmek ve Suriye devletine karşı savaş açmak. Emperyalizmin ve siyonizmin sadık uşağı AKP hükümeti "IŞID ile mücadele etmek" bahanesiyle Suriye'nin kuzeyinde bir "tampon bölge" oluşturmak için uzun zamandır fırsat kolluyor. Oysa yaşanılanlardan biliyoruz ki, IŞID'e karşı mücadele söylemi gerçeklerle örtüşmemektedir. Çünkü hükümet kaynaklarınca konuşulan Cerablus - Azez bölgesi güvenliği (100 km uzunluğunda, 40 km derinliğinde) denilen bölge Kürtlerin yaşadığı Afrin, Kobane, Tel Abyad, Serekani, Qamişlo'yu kapsamaktadır. Bundan da açıkça görülmektedir ki, emperyalistlerin ve hükümetin asıl amacı IŞID değil, özerk bir Kürt bölgesinin oluşmasını engellemektir.

Diğer yandan, IŞID'e karşı herhangi bir harekatın yapılması için sınır ötesine Türk Silahlı Kuvvetleri savaş uçaklarının havalanmasına ve neresi olduğu belli olmayan yerlere bombalar bırakılmasına da, IŞID'i başka yerlerde, sınır ötesinde aramaya da gerek yoktur. Kolaisyon güçleri ve TC tarafından yapılmış olan ve yapılan bombalamaların amaçlarından birisi de hem Ortadoğu’da, hem de ülkede gelişen toplumsal muhalefet güçlerinin baskısını azaltmaya yöneliktir.

IŞİD, El Nüsra, ÖSO, El Kaide vb gerici, şeriatçı selefi örgütlemeler zaten emperyalistler tarafından kurulan, beslenip büyütülen dünya halklarının başına bela edilen örgütlerdir. Ve bunların önemli bir kısmı da ülkemiz içindedir. Örgütlemesine ve faaliyetlerine burada devam etmektedir. Ülkemiz sınırları içerisinde binlerce IŞID canisi bulunmaktadır. IŞID, Adıyaman'da, Urfa'da, Antep'te, Hatay'da sokaklardadır. Devlet dairelerindedir. Kamu kuruluşlarının içindedir. Birçok yerde kampları, toplanma yerleri saklanmaya gerek duyulmaksızın faaliyet sürdürmektedir. Katiller sürüsünün yaralıları bizzat Devlet Hastahanelerinde tedavi edilmekte, dünyanın değişik yerlerinden Suriye'ye geçmek isteyen IŞID militanlarının önemli bir kısmı Türkiye üzerinden Suriye topraklarına geçmektedir.

Bu durumu tespit için istihbarata da gerek yoktur. Zira çıplak gözle herkes bu durumu çok açık bir şekilde görmektedir. Bu örgütlenme ve faaliyetlere en büyük desteği de devlet ve dolayısıyla da devlet erkini elinde bulunduran AKP vermektedir.

Süreçte dikkat çekici bir başka olaylar zinciri ise yurdun değişik yerlerinde askerlere ve polislere yönelik saldırılardır. Bu saldırlar incelendiğinde kolaylıkla görülecektir ki, 80 li - 90 lı yıllarda JITEM - MİT kaynaklı saldırılarla birebir örtüşmektedir. Firavun ve çevresi Suriye'ye savaşa açma gerekçesi için bir kaç polis ve askerin öldürülmesini uygun görebilir, bundan asla kaçınmaz.

Kobane'yi yeniden yaşanılabilir bir kent yapmak, savaşın izlerini bir parça silmek, Kobane'lilere yeniden yaşam umudu katmak için Suruç'a giden 300 den fazla ve o bombalamada yitirdiğimiz Hatice Ezgi Sadet'in babasının dediği gibi "ellerinde sadece kalem ve defter olan" gençlerimizin katledilmesinin en baş sorumlusu mevcut iktidardır. Bu iktidar ülkemizi ve Ortadoğu'yu kan gölüne çevirmekten kaçınmayacak bir zihniyettedir ve bu zihniyet bu coğrafyaya ancak ölüm, kan, acı ve gözyaşı getirebilir.

Türkiye halkları ve ve Ortadoğu halkları bu emperyalist oyuna ve oyunun önemli bir piyonu olan AKP iktidarına karşı son derece uyanık olmalıdır. Dünya barışı için, Ortadoğu barışı için, Halkların eşitliği ve kardeşliği için dayanışma ve birlikte mücadele etmek her zamankinden daha fazla kaçınılmazdır.

Erdal YILDIRIM
25 Temmuz 2015

Yol TV

Yol Club

Yazarlar


IMAGE

Asure ve Laiklik
Salı, 25 Ekim 2016
Turan Eser Ankara...
IMAGE

Reina katliamını lanetliyorum
Pazar, 01 Ocak 2017
Ali Kenanoğlu...
IMAGE

Benim Oy'um, HAYIR!
Salı, 24 Ocak 2017
Aliekber...
IMAGE

Saraç'tan suç duyurusu çağrısı
Cuma, 03 Nisan 2015
Nejdet Saraç...
IMAGE

Türkiye’de Alevi olmak
Perşembe, 13 Mart 2014
Ercan Geçmez...
IMAGE

AKP Halka Hesap Verecek
Salı, 05 May 2015
GÜLBEY KÖSEOGLU...
IMAGE

Xızır Orucu
Perşembe, 16 Şubat 2017
Ali Rıza Ulucan...
IMAGE

ADOLF TAYYİP ERDOĞAN KÖLNDE ÇOK MUTSUZDU
Pazar, 25 May 2014
Alaattin Şahan...
IMAGE

Biz Berkin'iz. Ağlama ulan, ses ver!
Perşembe, 13 Mart 2014
Ece Temelkuran...
IMAGE

Kapanmayacak Bir Yara
Cuma, 04 Temmuz 2014
Murat Meriç...

Link1 | Link2 | Link3

Copyright © 2014. All Rights Reserved.