• İslam-Alevi İnanç Toplumu (IAGÖ) ve ilgili organlarına!

    İslam-Alevi İnanç Toplumu (IAGÖ) ve ilgili organlarına!

  • Ortak güç oluşturmayı çok önemsiyoruz!

    Ortak güç oluşturmayı çok önemsiyoruz!

  • Reina katliamını nefretle kınıyoruz!

    Reina katliamını nefretle kınıyoruz!

  • Hızır hepimizin yar ve yoldaşı olsun!

    Hızır hepimizin yar ve yoldaşı olsun!

  • Alevi Medyası susturulmaya çalışılıyor!

    Alevi Medyası susturulmaya çalışılıyor!

O KADAR GÜZELLER Kİ...

Erdal Yıldırım

Elbet bir bildiği var bu çocukların

kolay değil öyle genç ölmek
yeşil bir yaprak gibi yüreği
koparıp ateşe atmak

Dünden beri yaşadığım anların, gördüklerimin, duyduklarımın gerçek mi, hayal mi olduğu ayrımına varamadım bir türlü. Görüp duyduklarıma inanamadım. Toz konduramadım. Toz kondurulacak gibi değil ki.. Kıyamıyorum ki… O kadar güzeller ki…

Gerçek olması mümkün olmasın. Mümkün olmasın..
Ama bu sabah bir kez daha resimlerini gördüm.. Kalbim durdu, nefes alamadım…
Öyle güzeller ki…

Resimlerine gülüşlerini, gülüşlerine de tüm dünyayı, dünyanın tüm güzelliklerini sığdırmışlar sanki..

Siz de bir daha bakın bu resme..

Bu resimde dayanışmanın, yoldaşlığın, arkadaşlığın tüm sıcaklığını, özgürlüğe, barışa, devrime ve bir kenti yeniden kurmaya olan inanmışlığı göreceksiniz.

Bu resimde Hatice Ezgi Saadet, Duygu Tuna, Ece Dinç, Evrim Deniz Erol, Uğur Özkan, Okan Pirinç, Alper Sapan, Süleyman Aksu, Yunus Emre Can, Ferdane Kılıç, Narten Kılıç, Koray Çapoğlu, Ayda Ezgi Salcı’yı, Kasım Deprem, Alican Vural, Mehmet Ali Barutçu, Cemil Yıldız,, Veysel Özdemir, Cebrail Günebakan, Mücahit Erol ve Nazegül Poyrazı göreceksiniz. Ve isimlerini yazamadığım birçok cevherimizi.

Bu gençler, emperyalizmin ve onun yarattığı, Ortadoğu’ya saldığı insan kılıklı katil mahlukların yerle bir ettiği bir kenti yeniden kurmaya gidiyorlardı.

Bu gençler, yıllardır savaşın gölgesinde, bombaların, napalmların, kurşunların, ölümün soğukluğu altında çocukluklarını yaşayamayan; annelerini, babalarını, kardeşlerini ve arkadaşlarını yitirmiş çocuklar için oyuncaklar, çocuklar için oyun parkları, okul, kütüphane, müzik atölyeleri, kültür merkezi yapmak için yola çıkmışlardı..

Bu gençler, insanlar ve de bebekler hastalıklardan ölmesin diye hastaneler, kreşle, klinikler yapmak için gidiyorlardı..

Bu gençler taş taş üstünde bırakılmamış, adeta harabeye dönmüş Kobane’lilere yeni evler kurmak, yanmış yakılmış bir şehri ve hayatı yeşertmek için gidiyorlardı..

Bu gençler oraya Kobane’nin ve Rojava’nın özgürlüğü için daha önce oralara enternasyonal dayanışma için gidip silah elde toprağa düşmüş nice gencin adını yaşatacak bir Hatıra Ormanı için gidiyorlardı..

Kimisi doktor, kimisi sosyolog, psikolog, hukukçuydular..

Haksız savaşlara karşı ölümü göze alan cesur birer barış sevdalısıydılar.
İnsan katillerine inat, onlar insan sevgisiyle doluydular..
Sevgi dolu, birbirlerine, hayata ve insanlığa sevdalı ve umut doluydular…
Arkadaşlarımız, yoldaşlarımız, kardeşlerimizdiler..

Suruç’ta yaralı kurtulan Dersim Roştiya Asme LGBTİ’den Loren Elva: “Kobane’ye yıkılan umutları yeşertmeye gidecektik. Ne istediniz bizden? diye soruyor ve “İyi değilim, iyi olmayacağım, iyi olmayın” diyor.

Ve TC devleti, daha önce Koçgiri, Dersim, Maraş, Çorum, Madımak, Gazi, Roboski, Reyhanlı, Gezi, Amed’de askeri, jitem’i, kontr-gerillası, özel kuvvetleri, polisiyle yaptığı katliamları, şimdi de yıllardır, siyasal, sosyal, ekonomik, askeri ve lojistik açıdan beslediğiğ, koruduğu Işid, El Nüsra, ÖSO ve El Kaide ile birlikte Suruç’ta gerçekleştirdi.

Herşey çok açık ortada ki…
31 kişinin katliam emrini vereni herkes biliyor, tanıyor artık..

Emri veren, daha önce Roboski’de savaş uçaklarına emir verendir.

Emri veren daha önce Gezi’de “polise vur emrini ben verdim” deyip 15 lik Berkin Elvan’ı öldürtendir.

Emri veren, esnafa “Gerektiğinde asayişi tesis eden polistir, gerektiğinde adaleti sağlayan hakimdir hakemdir” deyip Ali İsmail Korkmaz’ı Eskişehir sokaklarında linç ettirerek ölümüne sebep olandır.

Emri veren, her sorumlusu olduğu katliamdan sonra timsah gözyaşları döken, sözde Vatan Millet, milli birlik edebiyattan vazgeçmeyen bin odalı saraylara sığmayan katil Yavuz Selimin torunu sahte padişahın ta kendisidir.

Emri veren, Suriye’nin, Irak’ın Hristiyan, Alevi, Süryani, Ezidi, Ermeni ve Türkmen halklarına düşmanlık besleyip bu katiller sürüsüne biat eden günümüzün Yezidi, Firavunudur.

Tarih tüm yaşananların tanığıdır. Ve tarihin elbet söyleyecek bir sözü vardır.
Katiller tarihin çöplüğündeki yerlerini alacaklar ve er geç yok olup gideceklerdir.

Ancak Suruç’ta, yurdumuzda ve dünyanın değişik yerlerinde özgürlüğe, eşitliğe, adalete, barışa ve kardeşliğe sevdalılar tarih var oldukça yüreklerde yaşayacaklardır..

Hele Suruç’takiler bir başka güzeller…
O kadar güzeller ki…

Bir can dostum Suruç’ta yaralanıp Malatya’ya hastaneye kaldırılan yaralı genç Caner ile telefonda konuşturmak istedi beni.. Kıyamadım.. Geçmiş olsun diyemedim. Çünkü Caner diğer arkadaşlarını soruyormuş herkese. Ne diyecektim ki Caner’e?

Diyeceğim şu ki, Loren Elva’nın dediği gibi “iyi değilim, iyi olmayacağım, siz de iyi olmayın” diyor ve yitirdiklerimizi ve yaşayan tüm gençlerimizi de ayrı ayrı alınlarından, yüreklerinden öpüyorum.

Erdal YILDIRIM
21 Temmuz 2015

http://eyildirim.de

Sahi Kimdir Devlet?

Erdal Yıldırım

İktidara geldiği günden bugüne değin yaşamın her alanında ranta dönük bir talan ve yağma politikası güden, bunu yaparken de doğayı, ekolojik dengeleri ve insan yaşamını hiçe sayan AKP hükümetinin son icraatı Karadeniz bölgesindeki 8 ilin yaylalarının yollarını birbirine bağlayacak olan Yeşil Yol(*) projesidir. Yani bir devlet projesidir.

Devlet erkini elinde tutan, hep daha fazla para kazanma hırsıyla doğayı, ekolojik dengeleri ve insanı görmezden gelen, yurdun her karış toprağını HES ve RES projeleri, siyanürlü maden arama projeleriyle delik deşik eden, egemenler ve onların temsilcisi AKP hükümetine karşı geçtiğimiz günlerde Rize Çamlıhmeşin Yukarı Kavrun ve Samistal Yaylasında büyük bir direniş sergilendi. Bu direnişte devletin komandolarının ve iş makinelerinin önüne geçen Havva Ana olarak bilinen yiğit kadın Rabiye Bekâr: “Kimdir devlet? Devlet bizim sayemizde devlettir. Ben Halkım, halk” ve “Vali bize çapulcu diyor, Vali, Kaymakam kimdir? Ben halkım ve buradayım” sözleriyle halktan büyük bir övgü ile karşılaştı ve devletin ne olduğunu, kimin olduğunu tüm çıplaklığı ve yalınlığıyla ortaya koydu.

Peki ama Havva Ana’nın “kimdir devlet?” sorusundaki devlet, yani bizim ülkemizde devlet gerçekten nedir, kimdir, kimindir?

Devlet, ortaya çıkışından itibaren egemenlerin, feodal beylerin ve kapitalistlerin kendi düzenlerini, iktidarlarını ve sömürü çarkını korumak, sürdürmek ve geliştirmek için ezilenler üzerinde uyguladıkları bir baskı aygıtıdır.

Devlet, askeri, sivil ve resmi polisi, iti miti ile ve her türlü savaş araç ve teçhizatlarıyla donatılmış bir organizasyondur.

Selçuklu’da ve Osmanlıda feodal, gerici, sömürü çarkını elinde bulunduran, yayılmacı, köleci, asimilasyoncu politikaları uygulamalardan medet umandır devlet.

Devlet, Anadolu’nun kadim halklarından olan Ermenileri 1915 yılında tehcir, tebdil ve sayısı birbuçuk milyona varan bir soykırım ile yerlerinden, yurtlarından edenin ta kendisidir.

Devlet, Koçgiri’nin Alevi, Kızılbaş, Kürt kimliğini yok etmek için ordusu ve tetikçi Topal Osman ile birlikte tecavüzler, katliamlar gerçekleştirmiş sistemin adıdır.

Devlet, dünya tarihinde bir ilki gerekleştirip kendi vatandaşları olan Dersimlilere karşı parlamentoda savaş kararı almış ve bunu 1937 – 38 Dersim Soykırımı ile gerçekleştirmiş bir savaş aygıtıdır.

Devlet 6 - 7 Eylül 1955'te İstanbul'da yaşayan başta Rumlara olmak üzere azınlıklara yönelik tahrip ve yağma hareketini önce teşvik eden, bu yağma, yıkım, tahribat ve 15 kişinin öldürülmesini seyreden ve ardından binlerce Rum Türkiye’den göç etmek zorunda kalmasına yol açandır.

Devlet, aylar öncesinden hazırlıkları yapılmaya başlanmış, bu hazırlıklar belgelenmiş, rapor edilmiş olmasına rağmen, günlerce Maraş’ta yüzlerce Alevi, sol, devrimcinin öldürülmesini, hamile kadınların karınlarının deşilerek ceninlerin öldürülmesini, çocukların kazanlara atılmasını veya ağaca çivilenmesine sesini çıkarmayan, katliamı adeta onaylayandır.

Devlet, Sivas’ta, Çorum’da ve başkaca yerlerde, gerici, faşist, ırkçı katilleri koruyan ve yapılan katliamlara müdahale etmeyendir.

Devlet, Madımak’ta 7,5 saatlik gerici kalkışma sonucu otelin ateşe verilmesini, 33 canımızın ve 2 otel çalışanının yanarak ölmesini sadece izleyen, ve hem tüm ülkeye, hem de tüm dünyaya televizyon ekranlarından katliamı naklen izlettirendir..

Devlet, Roboski’de bir lokma ekmek için kaçakçılık yapan Kürt çocuklarını savaş uçaklarınca bombalatandır.

Devlet, 2006 yılında Diyarbakır’da 8 yaşındaki Enes Ata’yı, birkaç gün önce de Ardahan’da oğlu gerilla olduğu için minibüsteki sivillere ateş açıp 70 yaşındaki Kanber Morkoç’u askere, polise, özel time kurşunlatıp öldürendir.

Devlet, İstanbul’un bir parça yeşili olan Gezi Parkını da talan etmek için günlerce tüm ülkede olağanüstü hal, ya da savaş koşulları uygulayandır. Gezi ayaklanması sürecinde bizzat Tomaları, panzerleri, kimyasal ve gerçek mermilerle, robokoplar ve polisleriyle Gezi Parkındaki kırmızılı kadına da, Rize’de 70‘lik Havva Anaya da gazlar, silahlar ve komandolarıyla saldırandır..

Devlet Abdocan, Mehmet, Medeni, Ethem, Ali İsmail, Hasan Ferit, Ahmet ve de Berkin gibi birçok gencimizi ve çocuğumuzu kurşunlatan, linç ettiren, yüzlercesini kör ve sakat bırakan, gözaltına aldıklarını da işkenceden geçiren egemenlere uşaklık edendir.

Devlet, yurdun dörtbir yanındaki HES ve RES’lere karşı çıkan, doğasını, suyunu, topraklarını, inanç ve tarihlerini, yaşam alanlarını korumak isteyen köylüye, vatandaşa karşı kapitalistlerin, emperyalist kartellerin ve tröstlerin bekçiliğini yapandır..

Kısacası günümüzdeki ve ülkemizdeki devlet, ordusu, hukuk ve adalet sistemi, polisi, ekonomik, siyasal ve sosyal yapılanmasıyla halk üzerinde daima egemenden yana tavır alan ve her türlü baskı mekanizmalarını işleten düzenin ta kendisidir.

Havva Ana’nın “kimdir devlet, devlet bizim sayemizde devlettir. Ben halkım halk” sözlerini milyonların korosuyla haykırmaya ve bu bozuk düzenin yerle bir edileceği günlerin umuduyla…

Erdal YILDIRIM
15 Temmuz 2015

* Yeşil Yol Projesi: İlk adı Doğu Karadeniz Mastır Planı (DOKAP) olan Samsun, Ordu, Giresun, Gümüşhane, Bayburt, Trabzon, Rize ve Artvin gibi 8 Karadeniz ilini kapsayan, geçtiği bölgelerde Fırtına Vadisi, Kop Dağı, Kümbet Yaylası, Zigana, Aybastı, Mesudiye yaylaları, Kürtün, Anzer, Ayder, Ovit Dağı, Sis Dağı, Maçka Şolma turizm merkezi gibi SİT Alanı, Milli Park ve birçok yaylanın yollarını birbirine bağlayacak olan 2 bin 600 kilometre uzunluğundaki Yeşil Yol Projesi bir asfalt yol çalışmasıdır .

Faşizm Bundan Başka Bir Şey Değil ki

Erdal Yıldırım

AKP iktidarı on üç yıllık anti demokratik uygulamalarını sıkıyönetimleri anımsatır bir faşizmle sürdürmek istemektedir. Bununla ilgili her birey, kesim ve kurum biran önce gerekli tüm mekanizmaları işletmek, faşizme karşı birleşik cepheyi örmek, örgütlemek ve mücadele etmek zorundadır.

Son aylarda bazı köşe yazarları, tv’lerde boy gösteren kimi ‘aydın, yazar, çizer, tarihçi ve siyaset bilimcisi’ dünün Başbakanı, günün Cumhurbaşkanı ve partisi AKP’nin, anti-demokratik bir gidişe doğru imza attıklarını anlatmaya başladılar.

Oysa bu kişilerin çoğu yıllarca AKP’yi ve RT Erdoğan’ı “demokrat”, “özgürlükçü” “demokrasiden yana” diye cilaladılar, süslediler ve halka yutturmaya çalıştılar. Aydın, yazar, çizer, tarihçi ve siyaset bilimci gibi kartvizitleri olan bu kişiler, yıllarca savundukları adamın ve zihniyetinin 13 yılda bu ülkeyi getirdiği durumun, anlaşılır deyimiyle açık bir faşizm olduğunu gördüler ve(ya) anladılar. 

Umarım ki, yıllarca gazetelerinde çarşaflarca, televizyon programlarında saatlerce ve bir kısmı da kitaplarında sayfalarca Erdoğan’ı ve partisinin getirdiği-getireceği sözde yenilikleri, uygulamaları öven bu zatlar, çok geç kalmış olsalar da, halkı ve toplumu kandırdıklarını gördüler ve pişman oldular.

Umarım ki, AKP’nin gerici, faşist bir anlayışla kurulduğunu, emperyalizme karşıymış gibi görünüp emperyalistlerin ve uluslararası kapitalist küresel güçlerin, holdinglerin ve tröstlerin en büyük işbirlikçisi bir parti olduğunu da gördüler.

Umarım ki, 12 Eylül faşist darbesi ve generallerinin yarattığı AKP ve tüm kadrolarının yıllarca, 12 Eylül faşizminden ve gericiliğinden bir farkı olmadığını; özgürlükten, eşitlikten, demokrasiden yana olan kesimlere yaşamı zehir - zindan ettiklerini de gördüler.

Yaşamımızı yasaklar, zorunluluklar, baskılarla yaşanmaz kılan, dışarıda demokrasi, özgürlük havarisi rollerine soyunan, ancak içte ortaçağ karanlığını yaşatan bir AKP zihniyeti olduğunu anladılar umarım..

Çeşitli - sahte açılım safsataları, inkâr ve imha politikalarıyla inançlar ve halkları, etnik farklılıkları baskı altına alan, askerliği, din derslerini, dil derslerini zorunlu hale getiren, farklı kimlikler üzerinde sokak-mahalle baskıları kur(dur)an faşist AKP zihniyetini anladılar umarım.

Milyonlarca Alevi’nin inancına hakaret eden, aşağılayan, meydanlarda “yuh” çektiren, Alevilere sosyal, özel ve kamusal alanlarda asla yaşama hakkı tanımayan; Kürt dilini ve başka dilleri, etnik ve inançsal tüm farklılıkları inkâr eden; demokrasi, eşitlik, özgürlük ve daha iyi bir yaşam taleplerine kulaklarını tıkayan, hak alma mücadelesine asker, polis, özel timler, panzerler, TOMA’lar, kimyasal silah ve gazlar, gerçek mermilerle saldıran, “tek dil, tek din, tek millet” söylemini savunan bu ırkçı, gerici, faşist, ortaçağ karanlığını temsilcisi AKP zihniyetinin faşistlik olduğunu anladılar ve(ya) gördüler umarım..

Yıllardır AKP zihniyetini görüp anlamamak sadece akıldan, vicdandan yoksunların işi olabilir. Zira, “6 yaşındaki kız çocuklarıyla evlenebilirsiniz” fetvası veren, “Annen de olsa dizinin üstü tahrik eder” deyip sapıklık ve sapkınlığını açığa vuran, “Çalışan her kadın fuhuşa hazırlık yapıyor”, ya da “ben zaten kadın erkek eşitliğine inanmıyorum” diyen veya esnafa “Ananı al da git” diye hakaret edip azarlayan bir zihniyetin düşünce yapısını anlamamak mümkün olabilir mi?

Bir yandan özgürlüklerden, inançlara saygıdan, demokrasiden bahseden, diğer yandan daha bugün AİHM’in “zorunlu din dersinin zorunlu olmaktan çıkarılmasını isteyen kararına itiraz eden ve itirazı reddedilen asimilasyoncu, yasakçı, faşist bir zihniyetle karşı karşıyayız.

Bugüne kadar işçilere, emekçilere, kadınlara, öğrencilere, eşit yurttaşlık ve hak alma talebinde bulunan her kesime karşı polis, asker ve tüm baskı mekanizmalarını koruyarak ülkeyi yöneten AKP’nin son “İç Güvenlik Yasası” tam da açık faşizmdir. Gezi Parkında olduğu gibi çevreyle, doğayla ilgili etkinliklere bile polisiye tedbirlerle müdahale eden, en masum gösterileri şiddetle bastıran, Ethem’i, Berkin’i ve Ali İsmail’i öldürten, Kürt çocuklarını bombalatan bu iktidardır. Demokratik taleplerini dile getirenlerin ya polislerce, ya eli palalı, sopalı katillerce yaralanması, öldürülmesi, linç girişimleri; kadın cinayetlerinin özendirilmesi sonucu artarak devam etmesi, Tarsus’ta evine dönüş yolundaki Özgecan’ın hunharca katledilmesi, Kadıköy’de arkadaşlarıyla kartopu oynayan gazeteci Nuh Köklü’nün bıçaklanarak öldürülmesi AKP’nin uygulamalarından güç alanlarca gerçekleştirilmiştir.

AKP iktidarı bu baskıcı, anti demokratik uygulamaları, yeterli görmemiş olmalı ki, İç güvenlik Yasasını da kanunlaştırmak istemektedir. Bu yasayla en masum hak alma talebinde, atkı, bere ve şapka takanlar, mahkeme kararı olmadan 48 saat gözaltına alınıp tutuklanabilecektir. Polise, demokratik gösterilerde bile ateş etme yetkisi verilmektedir.

Yani AKP iktidarı on üç yıllık anti demokratik uygulamalarını sıkıyönetimleri anımsatır bir faşizmle sürdürmek istemektedir. Bununla ilgili her birey, kesim ve kurum biran önce gerekli tüm mekanizmaları işletmek, faşizme karşı birleşik cepheyiörmek, örgütlemek ve mücadele etmek zorundadır.

19 Şubat 2015

Aleviliği Dizayn Etmenize İzin Vermeyeceğiz

Erdal YILDIRIM

 

Anlaşılıyor ki, bu asimilasyoncu, inkârcı, baskıcı egemen zihniyet iktidarda oldukça ve bu ülke demokratikleşmedikçe, biz farklı inanç ve kimliklere mensup milyonlarca kişi daha çok uzun zamanlar eşit yurttaş olabilmek için, farklılığımızı, yol ve öğretimizi inandığımız ve dilediğimiz gibi yaşayabilmek için sokaklarda, meydanlarda olacağız.

Aleviler son süreçte yine haksızlıklara, hak ihlallerine, eğitim sisteminin imam hatipleştirilip gericileştirilmesine karşı yürüyüş, miting ve oturma eylemleri yapıyorlar. Kadıköy Altıyol’da 7 hafta önce başlayan ve her hafta Pazar günleri başka şehirlerde de yapılmaya başlanan Oturma Eylemlerine halkın katılımı her gün artmakta olup bu eylemler Cumartesi Anneleri eylemine benzer şekilde süresiz olarak devam edecektir.

Yıllar yılı Mezopotamya ve Anadolu topraklarında Alevileri öldürmekle bitiremeyeceklerini anlayan egemenler, taktik değiştirerek Aleviliği katletmeyi kendi hedeflerine koydular. Bugüne değin Aleviliğin sorunlarını görmezden, duymazdan ve anlamazdan gelen inkârcı, asimilasyoncu zihniyetin temsilcileri, yani iktidarı, devlet aygıtını elinde tutanlar, genellikle de yerel ve genel seçimler yaklaştıkça, birdenbire Alevileri görüyor, fark ediyor ve Alevilerin sorunlarına çözüm arıyormuş gibi yapıyorlar.

Geçmiş hükümetler gibi, Alevilerin, başkaca toplumsal kesimlerin yaşadığı sorunlarla ilgili “kör, sağır, dilsiz” misali üç maymunu oynayan AKP, Aleviler ve diğer farklı inanç ve etnik kesimlerle ilgili, adına “Açılım”, “Çalıştay” dediği bir dizi faaliyet gerçekleştirdi. Alevi, Kürt, Ermeni ve Roman Açılımı diyerek sanki “çözüm arıyormuş” gibi yaptı ve şimdi de yapıyor. Bunu yaparken, o toplum kesiminden kimi işbirlikçi, ihanetçi, rantçı ve menfaatçiyi de yanına almayı ihmal etmiyor.

Bu zihniyet öylesine pişkin ve yüzsüz ki, yıllarca Aleviliği, Alevileri inkâr edip yok sayan, her türlü karalama, iftira ve aşağılamayı yapan, zaman zaman Alevi dergahlarını bile başlarına yıkmaya çalışan, Sivas, Maraş, Çorum, Gazi ve Madımak katliamlarında suç işleyenleri koruyan, kollayan, besleyen, suçlarını örtbas etmeye kalkan; yakalanan suçluları, katilleri salıveren, mahkemeleri ve adaleti etkileyen, davaları zaman aşımına uğratan kendileri değilmiş gibi, ayrıca Muharrem ayında, Alevilikte olmayan toplu iftar sofrası bile tertip ediyorlar. IŞİD’i besleyip büyüten, destekleyenlerin bu harami sofralarına kimi Alevi(!), adlarının başında “dede”, “profesör” gibi ünvanı olan bazı kişiler de katılıyor.

AKP iktidarı 2007 yılından buyana beri sayısız “Çalıştay” ve “Açılım” düzenledi. Bunu yaparken bile Alevi toplumunun gerçek temsilci ve örgütlerinin, Alevi toplumunun tüm istem ve taleplerine kulaklarını tıkadı ve yanlarına aldıkları bu işbirlikçiler üzerinden Aleviliği yeniden dizayn etmek, Aleviliği “Şiileştirme”, “Sünnileştirme”, “İslama yamamaya” yönelik bir politika izledi ve izliyor.

Aleviler, Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun, gittiği Hace Bektaş ilçesinde yaptığı konuşmada, AİHM’in “Zorunlu Din Dersleri İnsanlık Suçudur” kararını tanımadığını, ”AİHM’den ders almamıza ihtiyacımız yok bizim” sözlerini dikkatle okumalıdır. Salt bu söylem bile, asimilasyoncu, inkârcı, tekçi anlayışın değişikliğe uğramadan aynen devam edeceğinin açışa çıkması demektir. Yine Davutoğlu, “Son dönemde Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersine 103 sayfalık Alevi bölümü ekledi. Yanlışsa değiştirelim, eksikse tamamlayalım” demekle de, “Zorunlu Din Derslerinin” kaldırılmayacağını, Aleviliğin yine Sünni din dersi müfredatı içinde okutulacağına vurgu yapıyor. Aynı konuşmada devamla “Bir kurum, kişi başka bir mezhebi, meşrebi tahkir ediyorsa bizim nezdimizde büyük bir cürüm işlemiştir” ifadesiyle de, mevcut anlayışlarının bugüne dek yaptığı inkâr, iftira, karalama ve asimilasyonun üstünü örtmeye çalışıyor.

Görülen o ki, son paketten, Diyanet İşleri Başkanlığına bağlı bir ”Daire Başkanlığı”, devletin maaşlı memuru yapılacak bazı Alevi Dedelerine “Maaş bağlanması”, “Cemevlerine yasal statü kazandırılmadan, “Kültür Merkezi” adı verilmesi ve bunların “su, elektrik ücretlerine” destek sağlama kandırmacasından başka bir şey çıkmayacak.

Oysa Alevilerin talepleri çok açık ve nettir. Aleviler, gerçek laik demokratik bir ülkede Diyanet İşleri Başkanlığının olmayacağını ve lağvedilmesini, Cemevlerinin yasal statüye kavuşturulmasını, Zorunlu Din Derslerinin kaldırılmasını, Alevi Dergahlarının gerçek sahiplerine teslim edilmesini, Madımak Otelinin Utanç Müzesi olmasını, Alevi köylerine zorla yapılan cami uygulamasına son verilmesini ve tüm vatandaşlar gibi “eşit yurttaş” gibi yaşamak istiyorlar.

Bu durumda Aleviler haklı, insani taleplerini reddeden, gerçek temsilci ve yöneticilerini dışlayan, altına imza attıkları uluslararası sözleşme ve mahkeme kararlarını bile uygulamayan; Alevileri ve Aleviliği her fırsatta, her platformda aşağılayan, yuhalatan; katillere “ecdadım” diye sahip çıkan, Aleviler ve Aleviliğe yönelik ayrımcı, ötekileştirici, aşağılayıcı bir dil ve üsluptan asla vazgeçmeyen; Suriye ve Irak’ta binlerce Alevi, Türkmen, Nusayri, Ezidi’nin katledilmesinde IŞİD, El Nusra, El Kaide, ÖSO gibi katil sürülerine her türlü desteği veren dönemin Başbakanı, şimdiki Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a bugün yine itibar etmemelidir .

Sadece Aleviler değil, bu topraklarda ve bu ülkede yaşayan ve devletin ırkçı, gerici, faşist, tekçi anlayışıyla hak ihlallerine uğrayan tüm toplum kesimleri bunlara itibar etmemelidir.

Ermeni Açılımı deyip Hrant Dink’in katillerini saklayan, koruyan devlet görevlilerine göz yumup müsamaha gösteren, Rahip Sontoro ve Zirve Kitabevi katliamlarında susanlar; Roboski’de onlarca Kürt çocuğunun savaş uçaklarınca bombalanması olayını araştırıp, gerçek sorumlu ve suçluların açığa çıkarmayanlar bu zihniyetin temsilcileridir.

Gezi Ayaklanmasında demokratik talep ve tepkilerini dile getiren yüzbinlerce insana karşı Tomalar, panzerler, robokoplar, kimyasal gazlar, plastik ve gerçek mermiler kullanılması emrini veren dünün Başbakanı, bugünün Cumhurbaşkanı, aynı zihniyetin temsilcisidir.

Güvenlik güçlerinin işlediği cinayetler için, “Polise vur emrini ben verdim” diyerek, Abdocan’ı, Ethem’i, Medeni’yi, Ahmet Atakan’ı, Hasan Ferit’i aramızdan koparıp alanlar, tetiği çekenler kadar suçludur.

15 yaşında bir fidan olan Berkin’in polis kurşunuyla öldürülmesini haklı gösteren, aradan geçen bunca zamana rağmen her konuşmasında Berkin’e kin kusan, Ali İsmail’in ve birçok kişinin linç edilmesini onaylayan, Cemevi içine kadar giren polisin bir gencimizi katletmesine ses çıkarmayanlar da bu zihniyetin temsilcileridir.

Yeni Osmanlıcılığıyla övünen, siyasal İslamcılık ideolojisinin önemli teorisyenlerinden olan, bir yandan “Kerbela’yı kim ki unutur, insanlığı unutur” diyen, asla diğer yandan Suriye’de Alevilerin katledilmesine göz yuman şimdiki Başbakan Ahmet Davutoğlu da aynı zihniyetin temsilcisidir ve asla Davutoğlu ile Hükümetinin sahte ve sözde “Alevi Açılımı” söylemine itibar edilmemelidir.

Aleviler, haksızlık karşısında boyun eğmeyen Pir Sultan Abdal’ın “Kadılar müftüler fetva yazarsa / İşte kemend, işte boynum asarsa / İşte hançer, işte kellem keserse / Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan” sözlerine sarılmalı ve asimilasyonculara karşı bir daha “Alın Açılımlarınızı Başınıza Çalın” diyerek haykırmalıdır.

11 Kasım 2014

Ateşin Yobaz Elinde Sınanışı Unut/MADIMAK/lımda

Erdal Yıldırım

22 yıl önce insanlık dışı gerici, şeriatçı, faşist güruhlarca tutuşturulan insanlık ve Madımak Oteli halen yanmaya devam ediyor. 2 Temmuz 1993’te 33 Can, 33 fidan, 33 aydın, yazar, şair ve genci yitirdi bu ülke toprakları. Madımak’tan yükselen çığlıklar ve dumanlar ülkenin dört bir yanından duyulur ve görülür oldu.. Ancak gerçekleşmeyen adalet sebebiyledir ki, sadece Madımak’tan değil, bu ülke coğrafyasının her karışından dumanlar tütmeye, çığlıklar gelmeye devam ediyor.

Osmanlının gerici, feodal ve baskıcı düzenine şiirleri, bağlaması ve devrimci, direnişçi düşünceleriyle başkaldıran Pirim Pir Sultan’ı darağacına gönderen zihniyet, aradan geçen yüzlerce yıl sonra bile, O’nun fikirlerinin yaşamaya devam ettiğini görünce tahammülsüzlüğü arttı. Ve Pir Sultan Abdal’ı şiirlerle, türkülerle, tiyatroyla anmak için Sivas’a giden sanatçı, aydın, yazara ve Alevi semahçıya da tahammül edemedi. Sivas Madımak Oteli devletin askeri, polisi, valisinin gözleri önünde ateşe verildi..

Selçuklunun Baba İshak ve Baba İlyas, Osmanlının da Abdal Musa, Şahkulu Sultan, Kalender Çelebi, Şeyh Bedreddin ve Pir Sultan gibi düzene baş kaldıran, haksızlıklara karşı halkın öncülüğüne savunan önderlerimize tahammül göstermesini zaten beklemiyoruz.

Bu gerici düzenlere karşı halkları örgütlemiş bu büyük önderler, ya binlerce Kızılbaş Alevi ile kılıçtan geçirilmiş, ya da darağacına gönderilmişlerdir. Pir Sultan Abdal da, inancın, bilincin ve direncin sembolü olarak darağacına kendisi yürümüş, inancı, düşünceleri ve toplumu için serini vermiştir. Hınzır’ın sadece bir dörtlükte bile “şah” sözcüğünü kullanmaması halinde kendisini affedeceği şeklindeki biatçı istemine “Hızır Paşa bizi berdar etmeden / Açılın kapılar Şah’a gidelim / Siyaset günleri gelip çatmadan / Açılın kapılar Şah’a gidelim”diye yanıt verir ve darağacını yürür. İşte egemenleri korkutan tam da bu inanç, bilinç ve dirençtir. İşte bizleri Malya Ovası’nda, Tokat, Antalya, Ege, Koçgiri, Dersim, Maraş, Gazi ve Madımak’ta yakmalarının, katletmelerinin, bombalamalarının altında yatan gerçek de bu Kızılbaş duruşa tahammülsüzlüktür.

Öyle bir düşmanlık, öyle bir tahammülsüzlüktür ki, Şeyhülislamlar Kızılbaşlarla ilgili “Kızılbaşların malı da, canı da, namusu da helaldir” şeklinde fetvalar vermiş, sadece katletmekle kalmamışlar, aynı zamanda inanç ritüellerimiz, dergahlarımız, pirlerimiz, hatta Alevi ozanların türküleri, deyişleri, hatta bağlamaları bile yasaklanmıştır. Ancak egemenlerin unuttuğu çok önemli şeyler var. O da tarihin akışının hiçbir tiran, diktatör tarafından kesilemeyeceği gerçeğidir. Tüm baskılara, yasaklara, katliamlara rağmen 400 yıldan sonra bile Pir Sultan’ın deyişlerini, türkülerini, şiirlerini söylemeye ve bu büyük önderlerimizi sahiplenmeye devam ediyoruz.

Ve bu sahiplenme Koçgiri, Dersim, Maraş, Sivas, Çorum, Madımak ve Gazi katliamlarına rağmen, baskı, yıldırma, sindirme ve asimilasyon politikalarına rağmen devam edecektir. Bizler eşit yurttaşlık hakkını elde edinceye, Alevi inancı bir statüye kavuşturuluncaya, asimilasyon politikalarından vazgeçilinceye kadar, her gün, bir önceki günden daha bilinçli, daha dirençli ve daha güçlü olarak bu mücadeleye ve sahiplenmeye, adalet aramaya devam edeceğiz. Gerçek suçlular ve sorumlular, ki asıl suçlular dönemin Cumhurbaşkanından Başbakana, İçişleri Bakanından Sivas Valisine, Genelkurmay Başkanından Garnizon komutanına, Belediye Başkanından Emniyet Müdürüne, İtfaiye müdürüne kadar tümü ve daha sonra katliama bizzat karışmış, oteli ateşe vermiş olan katilleri kollayan, savunan, korunan, iş sahibi yapan, saklayan AKP zihniyetindekiler yakalanıp yargı önüne çıkartılıncaya, suçlular gerekli cezaları alana kadar mücadeleye devam edeceğiz.

Madımak Katliamı, yüzlerce yıldan bu yana Mezopotamya ve Anadolu topraklarında asimile edilmek istenen, inkâr edilen, yok sayılan ve imha edilmek için katliamlara, soykırımlara tabi tutulmuş tüm Alevi ve Kızılbaşlarla birlikte ülkemizdeki aydın, sanatçı, yazarları da içine alan ve ülkedeki tüm demokrasi güçlerine karşı yapılmış bir katliamdır.

Katliamları unutturmak için örtbas edip suçluları koruyan, suçluların avukatlığını yapan, kimi suçluları da ödüllendirip Belediye Başkanı, Milletvekili yapan ve de Roboski’de, Gezi’de yeni katliamlar gerçekleştirmeye devam eden bu tekçi, ırkçı, gerici zihniyetler iktidardan uzaklaştırılmadıkça, gerçek suçlular yargı önüne çıkarılıp adalet sağlanmadıkça, Madımak yanmaya, Madımak’tan çığlıklar gelmeye devam ediyor.

Madımak katliamı bir insanlık suçudur. İnsanlık suçlarında ise zamanaşımı olmaz. Bu sebeple, kendisine insanım, adaletten, eşitlikten, insan haklarından, özgürlüklerden yana ve demokratım, yurtseverim, devrimci ve sosyalistim diyen herkesi Madımak katliamının gerçek suçlu ve sorumlularının ortaya çıkartılması, yargı önüne getirilmesi için sürdürülen mücadeleye omuz vermeye davet ediyorum.

Madımak’ı unutmadık, Unutmayacağız. Unutmak İhanettir.

Erdal YILDIRIM

26 Haziran 2015

Koçgiri Bir Direniş Başkaldırısıdır

Erdal Yıldırım

Öncelikle bilinmelidir ki, 1921 de Koçgiri (2), 1930 da Zilan ve 1937-38 de Dersim’de yaşananlar, resmi tarih belgelerinde tahrif edilerek gösterilmeye çalışıldığı gibi asla isyan değil, birer katliamdır, hatta soykırım girişimleridir.

Selçuklularda, Osmanlılarda defalarca denenen katliam ve soykırımlar ne yazık ki, Cumhuriyet rejimi kurulduğunda laikliğin uygulanacağı, demokrasinin geleceği umuduyla Kurtuluş Savaşına maddi, manevi, askeri tüm güçleriyle katılan ve Cumhuriyetin kurulmasına büyük katkı sunan Alevi ve Kürtler için uygulanmaya devam edildi. Yani Aleviler ve Kürtler daha önceki inkâr, dışlanma ve aşağılanma politikalarıyla yüzyüze kalmaya devam ettiler.

Oysa Kurtuluş Savaşı öncesi Kürtler ve Alevilerle bağımsızlık sonrası için “siyasal” ve “kültürel” özerklik protokolleri imza altına alınmıştı.. Ancak İttihat ve Terakki’nin “tek dil, tek din, tek millet”(3) politikası Kürtleri Türkleştirmek, Aleviliği de İslam içinde eritme, yani Sünnileştirmek gibi amaçlara hizmet ediyordu.

Kurtuluş Savaşının hemen ardından bu dışlanma, yok sayılma, asimilasyon siyaseti giderek açığa çıkınca, bunu gören özellikle Koçgiri, yani Kuzey Batı Dersim Bölgesindeki Alevi Kızılbaş Kürtler, Ankara hükümeti ile “özerklik” talebiyle bazı görüşmeler ve yazışmalar yapılır. Bu yazışmalarda, “bölgedeki Türk memurların ve Koçgiri Bölgesini abluka altına alan askerlerin geri çekilmesi, Kürt mahkûmların derhal serbest bırakılması” gibi talepler de bulunuyordu.

Ama genlerine işleyen “Osmanlıda oyun bitmez” özelliği, Ankara hükümetinde de etkindi ve Koçgiri Bölgesindeki Kürt ve Alevilerin bertaraf edilmesi için, 9 Aralık 1920 de Nurettin Paşa komutasındaki Merkez Ordusuna, Koçgiri’yi, tenkil etme (bastırma, katliam) emri verildi. O Nurettin Paşa ki, 1915 yılında Ermenileri hunharca katlettikten sonra şöyle diyordu: “Zo” diyenleri temizledik. Şimdi “Lo” diyenlerin köklerini de ben temizleyeceğim”. Nurettin Paşa ile birlikte görevlendirilen biri daha vardı ki, bu kişi 1914-1915 yıllarında Karadeniz’de Pontus Rumlarını ve Erzurum Kars yöresinde Ermenileri öldürme, tecavüz etme, yağma yapan, bu başarılarından ötürü ödüllendirilip Muhafız Alayı komutanı yapılan Giresunlu eşkıya katil Topal Osman’dı. İşte o Topal Osman şimdi de bizzat Mustafa Kemal Hükümetinin talimatıyla Koçgiri bölgesinde cinayetler, tecavüzler işlemek, evleri, köyleri yakmak, köylülerin her türlü ziynet eşyasını yağmalamak, hatta hayvanlarını öldürmekle görevlendirilmişti. O Topal Osman, alçakça, kalleşçe ve insanlıktan nasiplenmemiş bir mahluk gibi onlarca Koçgiriliyi katletti, işkence etti.. Kendisi ve piyon itleri kadınlara, kızlara tecavüz etti. Atalarımızın evleri yakılıp yıkıldı, tarlaları, mal davarları bile katledildi. Çengelli, Kızıldağ ve Beydağı’nın birçok yerinde, derelerde, tepelerde çatışmalar devam etti. Bir tarafta “ikrârından vazgeçmeyen, onurları, vatanları, aileleri, çoluk çocukları için ölümü hiçe sayan Koçgirililer”, diğer tarafta alçakça, hayasızca öldürmeye, tecavüze, çalıp çırpmaya, yağmaya gelmiş Topal Osman ve köpekleri... Katliam sırasında yaklaşık olarak 500 Koçgirili öldürüldü, yüzlerce kişi yaralandı ve yaklaşık 2.000 kişi başka şehirlere sürgüne gönderildi.

İkrâr verenlerin bir kısmının çeşitli nedenlerle yardıma gelmemiş olmasına rağmen, Alişan, Haydar Beyler, Alişer ve Zarife Xanım ile Filik Ali, Kızıltepeli Rıfat, Karamanlı Nuri ve Koçgirili isimsiz kahramanları, Koçgiri yiğitleri, kendilerinden hem sayıca, hem de askeri teçhizat ve silah açısından çok fazla sayıdaki güçlere karşı yiğitçe bir direniş sergilediler.

Koçgiri katliamı bizim acılarla örülü tarihimizin en önemli tarihi dönemeçlerinden birisidir. Dününe sahip çıkmayanlar, geçmişte çekilen onca acıyı, zulmü, akan kanı görmezden gelenler yarınlarına, geleceklerine de asla yön veremezler. Geçmişi unutanlar her zaman yeni felaketlerle yüz yüze kalacaklarını unutmamalıdırlar.

Gelecekte buna benzer acıları yeniden yaşamak istemiyorsak tarihimize, kültürümüze ve değerlerimize dört elle sarılmalıyız. Biliyoruz ki, unutmak yeni felaketlere davetiye çıkarmak, göz yummaktır. Ki, unutmak sadece geçmişe değil, gelecek kuşaklara da ihanet etmek demektir. Koçgiri ile ilgili kurumların bir araya gelerek Koçgirinin önderleri Alişer Efendi ve Zarife Xanımın heykelini dikmek için biran önce gerekli girişimlerde bulunmalıdır.

Koçgirililerin tarihlerine, değerlerine sahip çıkacaklarına olan inancımı koruyor ve 94.yılında Koçgiri katliamında yitirdiğimiz yiğitlerin, ana-babaların, çocukların anıları önünde bir kez daha saygıyla eğiliyorum.

Erdal YILDIRIM

6 Mart 2015 1-) Alişer Türküsü, Cihan Çelik 2-) Koçgiri Bölgesi: Sivas ilinin Kangal, Hafik (Koçhisar), Zara, İmranlı, Divriği ilçeleri, Erzincan ilinin Refahiye, Kemah, Kuruçay (Kemaliye) ve Dersim ili Ovacık ilçesi ile birlikte yüzlerce köyü kapsayan coğrafyanın adıdır. 3-) Tek Dil: Türkçe, tek Din: İslam, tek millet: Türk

Yol TV

Yol Club

Yazarlar


IMAGE

Asure ve Laiklik
Salı, 25 Ekim 2016
Turan Eser Ankara...
IMAGE

Reina katliamını lanetliyorum
Pazar, 01 Ocak 2017
Ali Kenanoğlu...
IMAGE

Benim Oy'um, HAYIR!
Salı, 24 Ocak 2017
Aliekber...
IMAGE

Saraç'tan suç duyurusu çağrısı
Cuma, 03 Nisan 2015
Nejdet Saraç...
IMAGE

Türkiye’de Alevi olmak
Perşembe, 13 Mart 2014
Ercan Geçmez...
IMAGE

AKP Halka Hesap Verecek
Salı, 05 May 2015
GÜLBEY KÖSEOGLU...
IMAGE

Xızır Orucu
Perşembe, 16 Şubat 2017
Ali Rıza Ulucan...
IMAGE

ADOLF TAYYİP ERDOĞAN KÖLNDE ÇOK MUTSUZDU
Pazar, 25 May 2014
Alaattin Şahan...
IMAGE

Biz Berkin'iz. Ağlama ulan, ses ver!
Perşembe, 13 Mart 2014
Ece Temelkuran...
IMAGE

Kapanmayacak Bir Yara
Cuma, 04 Temmuz 2014
Murat Meriç...

Link1 | Link2 | Link3

Copyright © 2014. All Rights Reserved.