• Ortak güç oluşturmayı çok önemsiyoruz!

    Ortak güç oluşturmayı çok önemsiyoruz!

  • Reina katliamını nefretle kınıyoruz!

    Reina katliamını nefretle kınıyoruz!

  • Hızır hepimizin yar ve yoldaşı olsun!

    Hızır hepimizin yar ve yoldaşı olsun!

  • Alevi Medyası susturulmaya çalışılıyor!

    Alevi Medyası susturulmaya çalışılıyor!

  • GÜN BİRLİK GÜNÜDÜR CANLAR

    GÜN BİRLİK GÜNÜDÜR CANLAR

Saraç'tan suç duyurusu çağrısı

Nejdet Saraç

Necdet Saraç, bütün CHP’lileri Gökçek ve Arınç hakkında suç duyurusunda bulunmaya davet etti.

HALK TV’de “Medya Mahallesi” programında bütün CHP’lileri Gökçek ve Arınç hakkında suç duyurusunda bulunmaya davet eden İstanbul 1. Bölge Milletvekili Aday Adayı Necdet Saraç, bu çağrısını katıldığı Kartal, Ataşehir ve Maltepe’deki toplantılarda da devam ettirdi.

İstanbul 1. Bölge Milletvekili Aday Adayı Necdet Saraç, CHP Kartal İlçe Merkezi’nin yanı sıra CHP Kayışdağı ve Zümrütevler Mahalle Temsilciliklerinde yaptığı toplantılarda şunları söyledi:

AKP ARTIK KOKUYOR

Hükümet sözcüsü Bülent Arınç’ın Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek’le ilgili olarak “Ankara’yı parsel parsel sattı” demesi çürüyen AKP iktidarının artık koktuğunu gösteriyor. Arınç hem bunları söylüyor, hem de bu konuda seçimler sonrası konuşacağını söylüyor. Arınç bunu söyleyerek, hem görevini kötüye kullanıyor, hem de Gökçek’in işlediği suçu gizliyor. Eğer bu iddia doğruysa Gökçek suç işlemiş, görevini kötüye kullanmıştır.

ARINÇ VE GÖKÇEK İSTİFA ETMELİ

Bozacının şahidinin şıracı olduğunu, hukuğun da AKP hukuku olduğunu bilsek de sokaktaki insanın vicdanlarını harekete geçirmek için bütün CHP il ve ilçeleri, mahalle temsilcilikleri ve CHP üyeleri olarak hem Gökçek, hem de Arınç için hakkında suç duyurusunda bulunmalıyız. Savcıları soruşturma açmaya zorlamalıyız. Arınç’ı da, Gökçek’i de istifaya davet etmeliyiz…

CHP İKTİDARINDA HESAP SORACAĞIZ

Arınç ile Gökçek arasında yaşananlar da bir kez daha göstermiştir ki, AKP iktidarı hızla irtifa kaybediyor, 7 Haziran’da yere çakılacaktır. 7 Haziran’da 65 yıldır devam eden sağcı ve gerici iktidar geleneğini sona erdirmek, düzeni değiştirmek ve sol bir iktidar kurmak mümkündür. AKP halk için parti değil, çıkar için kurulmuş bir partidir. 7 Haziran’da iktidara gelecek olan CHP, 8 Haziran’da bunların bütün malvarlıklarına el koymalı ve haklarında derhal soruşturma açarak yargı önüne çıkartmalıdır.

Ceket Tutanlarla Kafa Tutanlar

Nejdet Saraç

Tamam, kapitalizmin krizi derinleşiyor ve Syriza’nın aldığı bu sonucun krizle doğrudan ilişkisi var!
Tamam, halkın muazzam hoşnutsuzluğu ve öfkesi de sandığa yansıdı!

Tamam bu tür krizler, “ara çözüm isteyenleri öne sürerek” kapitalizmin yeniden yapılanması için sisteme yeni fırsatlar sunabilir, yükselen devrimci dalgayı öldürebilir!

Tamam komünistler "iktidarı devirme perspektifiyle” mücadeleye devam etmeliler…
Tamam, bu zafer "İçi boş bir değişim akımı” olabilir…

Ama be kardeşim neticede yaşanan büyük bir değişim, sonuç müthiş!

Haksızlık yapmayalım!
1965, 1978, hatta 1989 de dahil, bizim coğrafyada sol adına böyle bir heyecan hiç yaşanmadı!
Orta ve Güney Amerika’daki muhteşem gelişmelere sevindik, ama bu kez sevinmemiz gereken yer hemen bir adım ötemizde! Üstelik solun toplam oyu müthiş; Neredeyse % 55. (Syriza % 36, Potami % 6, Komünist Parti % 5,5, PASOK % 5, KİDİSO % 2,5)

Gelin önce bunun keyfini yaşayalım!
Birkaç gün, belki birkaç ay da olsa maçlarda söylenen o meşhur “fincanı taştan oyarlar” diye başlayan “marşı” mırıldanarak değil, yüksek sesle söyleyelim!

Müthiş zafere haksızlık yapmalım!
Biz de laikliğin lafını bile etmek “ayıplanırken”, neredeyse bütün çevreler “gerçek Müslümanlık bu değil” yarışına girmişken, Aleksis Çipras , üstelik son dakikada da değil başından itibaren “ben ateistim” dedi, kiliseye açıktan tavır aldı, “Kiliseye sağlanan ayrıcalıklar kaldırılacak” dedi! Yemin töreninde İncil’e el basmadı, Başpiskopos'un huzuruna çıkmadı. Hayatı normalleştirdi ve yemin töreninde, söylemesi gerekeni, yani "kendi halkının çıkarlarına hizmet edeceğine" dair söz verdi.

Törenden hemen sonra ilk ziyaretini İkinci Dünya Savaşı’nda idam edilen 200 komünistin anıtına yaptı. Çiçek bıraktı! Yüreklere su serpti…

AB’nin tehditlerine bir kez daha meydan okudu. Baştan beri yaptığını yaptı. Üstelik bu kez kazanmıştı…

Başından itibaren yaptığını yaptı: Ceket tutan değil kafa tutan oldu!
“Bizi krize sokanları biz krize sokarız” dedi, “sorumlu biz değiliz, biz niye hesap ödeyelim” dedi…
Yunanistan’ın borç ödeme yükünü “ödemeyeceğiz” dedi, kestirip attı! (Bütçenin yüzde 25’i, toplamında yaklaşık 12 milyar.)

Merkeze yaslanan sol, sosyal demokrat partiler ciddi irtifa kaybederken, yüzünü sola dönenlerin kazanacağını “ideolojilerin bitmediğini, solun bitmediğini” gösterdi.

Burada durup lütfen hemen “hangi sol” diye sormayın!
Tamam Syriza ismindeki gibi “radikal sol” bir hareket değil, sol reformist, ama sol! Adalet diyen, sosyal devlet diyen, bakanlıklardan birini adını “Şeffaflık Bakanlığı”, diğerini “Adalet ve İnsan Hakları Bakanlığı”, bir başkasını da “Emek ve Toplumsal Dayanışma Bakanlığı” koyabilen bir sol!

Birlikte mücadele ettiği arkadaşına “yoldaş” diyebilen, tıpkı bizim Gezi’deki gençler gibi başta kendisi olmak üzere, herkesle “kafa yapan” bir sol!

“Kiliseye sağlanan ayrıcalıklar kaldırılacak”, “Askeri harcamalar kesilecek” diyen bir sol!
Solun doğal DNA’sındaki gibi: Ceket tutan değil kafa tutan!

Devlete, bankalara ve kiliseye ait binaları evsizlere açmaya, çocuklara ücretsiz kahvaltı ve öğle yemeği vermeye, işsizlere, evsizlere bedava sağlık hizmeti vermeye hazırlanan, kamuculuğu öne çıkararak devleti “sosyal devlet” yapmayı arzulayan bir sol!

Azınlıklara, eşitlik isteyen, bunun için de “en muhafazakar” yer olan Batı Trakya’da 3 Türk’ü milletvekili yapan, Gümülcine’de 29 bin oyun 22 binini alan bir sol!

Bunlar bile “Her Yer Syriza, Her Yer Sol” demeye, böyle bir heyecanı yaşamaya yetmez mi?

Geçici de olsa “sağcıların, oligarkların” yaşadığı psikolojik yenilgi az iş midir? “Fincanı taştan oyarlar” demeye yetmez mi?

2015 SİYASİ DEPREM YILI
Adı, biçimi ne olursa olsun, İspanya’da, Portekiz’de, İtalya’da, tabi ki Türkiye’de yükselen sol dalga, Syriza’nın yarattığı psikolojik moralle ve motivasyonla buluşabilir! Economist Intelligence Unit yaptığı araştırmada, Avrupa’nın 2015 yılında siyasi depremlerle karşılaşabileceği sonucunu çıkarmış! Bu depremlerin bir ayağı neden Türkiye olmasın?

Tamam, Türkiye Yunanistan değil!

Tamam, İspanya hiç değil!
Tamam, Türkiye Uruguay hiç değil!

Ama…
Örneğin, 13 yılda 10 seçim kaybeden, 12 milyonluk CHP, seçimlere daha zaman varken, üstelik sağ değil, sol kazanırken yüzünü neden tümüyle sola dönmesin?

20-25 yıldır merkezden, sağdan devşirilen kadrolarla yenilginin “bu yöntemin bir fıtrat”ı olduğunu artık neden görmesin?

Neden, milletvekili adaylarını, merkezde belirleyeceğine 1 milyon 100 bin üyeden oluşan “devasa yoldaşlar grubuna” dönüp “ön seçim yapın ve adaylarınızı siz belirleyin, solcu olmanın temel kriteri katılımcılığın önü açmaktır, sözü, kararı ve yetkiyi halka bırakmaktır” demesin?

CHP neden, sandığa ama esas itibariyle sol bir iklim değişikliğine yönelik “büyük abi” rolünü üstlenerek solun bir bütün renklerinin yan yana gelişi için çaba göstermesin?

BHH ile HDP ile mesafeli durmak CHP’ye ne kaybettirir? Yan yana gelecekleri AKP’den daha mı tehlikeli? Tabi aynı soru BHH ve HDP açısından CHP için geçerli?

Çok açık değil mi, AKP dururken, “özgürlük, eşitlik, kardeşlik” diyenlerin, yüzü sola dönük olanların birbirleriyle kavga etmelerinin izahı olabilir mi?

Tıpkı, sol gösterip sağ vurmanın, solun kendine güvensizliğinin yarattığı yenilgilerin izahı olmayacağı gibi…

“SİYASETTE 24 SAAT BİLE UZUN”
Bütün tartışmalar bir yana, Syriza ve bir bütün olarak Yunan solu, yakaladığı başarıyla, ideolojilerin bitmediğini, solun Avrupa’da da yeniden iktidar olabileceğini gösterdi…

“Siyasette 24 saat bile çok uzun” denilen bir ülkede 2015 seçimlerine dört ay kala, kimse kalkıp, zamandan, süreçten bahsetmesin!

Yapılacaklar belli…
Bu düzen artık değişmeli ve AKP iktidardan indirilmeli! En azından buna giden süreçte “ara adım” atmalı!

Sola dönen bir Türkiye, adalet ve vicdanıyla buluşacak bir Türkiye AKP kadroları dışında hızla ortak bir ihtiyaca dönüşüyor!

“Yolsuzları ve aymazları koruma düzenine dönüşmüş bu düzeni değiştiririz, devleti biz demokratikleştirir, sosyal bir devlete dönüştürür, yoksulluğu ve işsizliği biz yeneriz” diyen ve sandığa yansıyacak kitlesel bir sola ihtiyaç var!

Yüzde “99’u Müslüman ve tamamı Türk” söylemleri yerine, laikliği ayakları üzerine diken, “Diyanet’e ayrılan 5 milyar 700 milyonu, silahlanmaya ayrılan bilmem kaç on milyar lirayı, buralardan alıp eğitime ve sağlığa vereceğim” diyen bir sola ihtiyaç var!

Türkiye solu, CHP’siyle, BHH’siyle, HDP’siyle, Yunanistan üzerinden yakaladığı bu moral üstünlüğü, Gezi ruhuyla bütünleştirmeyi becermeli, çünkü kapışma CHP, HDP ve BHH arasında değil, sağcı AKP iktidarıyla, sol arasında!

Konu Alevilik Olunca Oyun Bitmiyor

Nejdet Saraç

Türkiye “normal” bir ülke olsa, siyasetin kuralları da “normal” işlese, dünkü Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararından sonra Alevilerin en önemli talebi olan Cemevleri’nin yasal olarak “ibadethane” olarak kabul edilmesi ile ilgili bütün tartışmanın hemen bitmesi gerekirdi. Ancak memleket Türkiye olunca işler siyasetin klasik öngörüsüne göre şekillenmiyor.

Cemevlerinin ibadethane olarak kabul edilmesi, aralarındaki farka rağmen bütün Alevilerin ortak talebiydi… Cemevlerinin “yasal statü” dışında elektririk, su parası, altyapı gibi ortak sorunları vardı… CEM Vakfı, 2006 yılında Yenibosna cemevinin, tıpkı cami gibi, kilise gibi elektrik faturalarını ödemekten muaf tutulması için başvurmuştu. Bu başvuru, 2008 yılında Diyanet İşleri Başkanlığı’nın “bilirkişi” raporu ile “Aleviliğin bir din, cemevinin ise ibadet yeri” olmadığı gerekçesiyle reddedilmiş, daha sonra bu karar 2009 yılında Yargıtay tarafından da onaylanmıştı. Türkiye’de hukuki yollar bitince CEM Vakfı davayı AİHM’e taşıdı. AİHM önceki gün aldığı kararla Cemevlerinin, camiler gibi ibadet yerlerinden farklı olarak elektrik faturalarından muaf tutulmamasını, İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ayrımcılığı yasaklayan 14. maddesi ve düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne ilişkin 9. maddesine aykırı buldu. Türkiye’yi mahkum etti. Çünkü Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 'Ayrımcılık yasağını' düzenleyen 14. Maddesi çok açık hükümlü: "Bu Sözleşme'de tanınan hak ve özgürlüklerden yararlanma, cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasal veya diğer kanaatler, ulusal veya sosyal köken, ulusal bir azınlığa mensupluk, serbest, doğum veya herhangi başka bir durum bakımından hiçbir ayrımcılık yapmadan sağlanır…"

Yani AİHM dedi ki; “camilerden, kiliselerden, sinagoglardan elektrik faturası almıyorsan Cemevi’nden de alamazsın”! Cemevi’ne ”ibadethane” dedi. Böylece aynı zamanda “Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Cemevlerinin dini ibaret yeri olmadığı görüşünü” de reddederek Türkiye’yi “ayrımcı”olarak mahkum etti. Ayrımcılığın altını da kalınca çizdi ve Cemevini elektrik faturalarından muaf tutan sistemin din temelli bir ayrımcılık olduğuna vurgu yaptı, “farklı muamelenin, objektif ve makul bir gerekçesinin bulunmadığını” belirtti.

AİHM burada da durmadı ve “elektrik faturalarının ödenmesi meselesi, aslında devletin tarafsızlığı ilkesinin ihlal edilmesiyle yakından ilgilidir” dedi. Ve ekledi: “ihlal, ayrımcılık karşıtı bakış açısıyla ele alındığında cemevinin elektrik faturalarının ödenmesiyle onarılamaz. Bu çözüm, Alevi toplumunun ve dininin, dahası ibadethanelerinin statüsüyle ilgili özel ve eşitlikçi bir yaklaşımın olmadığı sorununu cevapsız bırakmaktadır” dedi. Davanın tazminat boyutunu bir sonraki duruşmaya bırakan AİHM, oybirliği ile aldığı kararda Türkiye’ye 6 ay süre tanıdı! 6 ayda bu işi düzelt dedi.

ANAYASA VE 90. MADDE

Hadi Anayasanın 2., 10. ve 24. Maddelerini geçtik, 90. maddesi AİHM’in bu kararını uygulmayı zorunlu kılıyor. Anayasanın 90. Maddesi diyor k; “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş Milletlerarası Andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır…”

DAVUTOĞLU BİZİ ETKİLEMEZ

Bu kadar açık yasal bir gerçeğe rağmen Hacıbektaş’ta, Dersim’de ağzından “eşitliği” ve “kardeşliği” düşürmeyen Başbakan bildiğini okuyor. Cem evinde, Alevilerin yanında; “Allah Alevilerle Sünnileri eşit yaratmıştır” diyor, “erenlerin, pirlerin isimleri, parlak ve güzel sözleri” arka arkaya sıralıyor, dışarı çıkınca bu sözler orada kalıyor… Çünkü konu Alevilik olunca dün Osmanlı’da, bugün de AKP’de oyun bitmiyor… Eşitlik onlar için yalnızca lafta kalıyor. Cami ile Cemevi’nin eşit olabileceğini akıllarının ucuna bile getirmek istemiyorlar…

Bu yüzden Davutoğlu, "bu karar çalışmalarımızı etkileyecek bir durum değil” diyor! Dün akşam isimleri henüz açıklanmayan “Alevi temsilcileri” ile yapılan yemekli toplantıda Davutoğlu halen işin etrafında dolaşmaya devam ediyor. "Alevi İslam geleneğinin yaşatılması"ndan bahsediyor. “Samimiyetimizi koruyabilirsek çok önemli adımlar atabiliriz. Hepimizin empati yapması gerek" diyor. İşi sulandırmak için elindne geleni yapıyor. Tıpkı AİHM’in zorunlu din dersleri kararında olduğu gibi…

Oysa karar ortada. Bunun içer ne özel bir empatiye, ne de samimiyete ihtiyaç var! Kararı uygula yeter! “Kargadan başka kuş tanımam” tavrını terk et!

AKP İÇİN DENİZ BİTTİ!

Görüşmeden ve müzakereden yana olan Alevi federasyonlarını (ABF, ADF, AVF) dışlayarak “kendi belirlediği Alevileri ile yemeğe çıkması” ve bu yemek sonrası halen laf kalabalığı yapması kendisini de, AKP’yi de kurtaramaz! Deniz bitti! Yapılması gereken bellidir: Bu işi daha fazla uzatmadan Cemevleri başta olmak üzere kayıtsız koşulsuz Alevilerin taleplerini tanımak!

Alevi sorunu bir Sünni sorunudur!

 Nejdet Saraç

1 )AKP’nin yeniden gündeme taşıdığı ve kamuoyunda “Alevi sorunu” diye bir kez daha tartışılmaya başlanan sorun, esas itibariyle bir “Alevi sorunu” değil, bir “Sünni sorunudur”! Çünkü, Alevilerin talepleri içinde kendi elleriyle yarattıkları bir tek sorun yoktur! Ortadaki bütün sorunlar Sünni egemen sistemin kendi yarattığı sorunlardır: Eşit yurttaşlık hakkı da, Cemevi statüsü de, zorunlu din dersleri de, Madımak da sistem tarafından yaratılmış sorunlardır… Bu nedenle orta yerde bir Alevi sorunu yoktur, egemen bir Sünni sorunu, daha açık bir ifadeyle bir sistem sorunu vardır!

2) Alevilerin taleplerinin karşılanması için öncelikle ciddi bir zihniyet değişikliğine ihtiyaç vardır. Çünkü bu “sorun” yeni değildir ve mevcut haliyle bu toprakların en az 500 yıllık bir sorundur! 1500’lü yıllarda Yavuz Selim’le birlikte bu toprakların dokusu değiştirilmiştir. Bu anlamıyla, Alevi sorununu çözmek, tek başına iyi niyetli yaklaşımlarla, güzel laflarla mümkün olmaz, istense de olamaz; Gerçeklerle yüzleşmekle ve en önemlisi de zihniyeti değiştirmekle mümkün olur! Bunun yolu da, öncelikle sistemin “ev sahibi-misafir” yaklaşımını terk etmesinden, hukukta, eğitimde, siyasette ve medyada çifte standarttan vazgeçmesinden geçer…

3) Türkiye’de sistem, “eşit yurttaşlık” kavramını kitaplardan çıkartıp, sokağa taşıyabilse, din devletin kurumsal yapısı dışına taşınsa, laiklik hayat bulsa, orta yerde “Alevi sorunu” diye de, “Kürt sorunu” diye de bir sorun kalmaz. Bütün talepler çorap söküğü gibi bir biri ardına karşılık bulur. Hayat normalleşir… Günlük siyasi dil, nefret dili olmaktan çıkar. Kılıçdaroğlu Alevi, Demirtaş Zaza, İhsanoğlu yabancı, 14 yaşındaki Berkin terörist olmaktan kurtulur! Erdoğan da Sünni olmaktan!

4) Bu temel adımlar (eşit yurttaşlık, laiklik gibi) atılmadığı sürece konu hep gündeme gelir ve yeniden gitmek zorunda kalır! Çünkü sisteme akıl veren “Sünni Ulema” ve sistemin “doğallaşmış gibi duran refleksi” esas itibariyle Alevileri dinden çıkmış sapkın insanlar, Aleviliği de sapkın bir inanç olarak görmektedir. Çünkü “Sünni aklın” kafasındaki Alevi sorunu esas itibariye “Alevileri imana getirme”, Sünnileşmiş bir Alevi yaratma sorundur!

Daha düne kadar, dün dediğim de yalnızca 500-600 yıl öncesi değildir, gerçekten “dün”dür; 1966 Ortaca’dır, 1971 Kırıkhan’dır, 1978 Maraş’tır, 1993 Sivas’tır. Oralarda Aleviler sapkın bir mezhep olarak görülmüştür. Kapılarının önünden geçilmesi de, kestiklerinin yenmesi de haram olarak görüldüğü için, katledilmeleri de helal görülmüştür! Tıpkı bugün IŞİD eliyle Irak’ta ya da Suriye’de olduğu gibi… “Gönüllerdeki” bu yaklaşımı “bir çırpıda” değiştirmek kuşkusuz kolay değildir… “Kolay olmadığı” için AKP kendisine göre bütün suç CHP’de olduğu için “Dersim modern Kerbela’dır” diyebilmekte ama benzer bir yaklaşımı aynı açıklıkla Maraş için Çorum için söylemekten bilinçli olarak kaçınmaktadır!

AKP’nin bütün bu manevralarına rağmen Alevilerin “AKPlileşmemesinin”, Sünnileştirilmiş dar kalıplara girmemesinin ve AKP’nin Dersim üzerinden Cumhuriyetle hesaplaşmasına izin vermemesinin de asıl nedeni bu çıplak gerçekte yatmaktadır.

5) AKP ve dolayısıyla siyasal İslam “Sünnileştirilmiş bir Alevilik” yaratma sevdasından vazgeçmediği ya da iktidardan gitmediği sürece genel ezbere ya da beklentiye rağmen “Alevi sorunu” çözülemez.

Çünkü adına ister “devlet aklı”, isterseniz “Sünni aklı” deyin, Osmanlı’dan bu yana bütün siyasal iktidarlar Alevilere ilişkin politika üretirken, teolojik referansları hep Sünnilik olmuş, her daim Aleviliği Sünniliğe benzetmeye çalışmışlardır. Siyasal, sosyolojik ve hukuki gerçekler asla dikkate alınmamış, bu gerçekler bugün olduğu gibi sürekli inkar edilmiş, gerçeklerin yalnızca lafı edilmiştir…

6) Cemevi sorunun çözülememesinin asıl nedenide bu yaklaşımlarda yatmaktadır. İşine her geldiğinde yasalarla oynamayı bir alışkanlığa dönüştüren AKP’nin “Tekke ve Zaviyeler Yasası”nın arkasına sığınması da bu anlamıyla taktiksel bir hamledir. AKP, nasıl ki Dersim tartışması ile Aleviler üzerinden Cumhuriyeti tartıştırmak istiyorsa, Tekke ve Zaviyeler Yasası üzerinden de benzer bir iş yapmak istemektedir.

Bu yüzden devletin “Sünni aklı” Alevilerin neredeyse istisnasız tamamı, “bizim ibadethanemiz Cemevidir” dedikçe, “İslam’da bir tek ibadethane, bir tek mabet vardır, orası da camidir, mescittir” cevabını vererek, klasik çağrısını yenilemektedir: “Ey Aleviler, eğer Müslümansanız camiye gelin!”

7) 12 yıllık AKP deneyi, her seferinde bize demokratik bir çözümün mümkün olmayacağını, Alevi sorunun da söylenenlerin aksine kolay olmadığını açıkça gösterdi. Çünkü, AKP çözüm deyince, açılım deyince kendine uygun Alevi, kendine uygun Kürt anlıyor! Açılımın yeni ya da eski olması da bir şeyi değiştirmiyor! Çözüm bir lütuf ya da ihsan sonucu olmayacaksa, her şeyden önce AKP’nin kendi belirlediği minderde güreşmeyi reddederek, öncelikle kendimiz olmalıyız. Taleplerimizi de eğmeden bükmeden daha cüretkar bir şekilde dile getirmeliyiz! Çok açık ki, ister toplumsal, ister siyasal bir güç “kendisi” olmadan asla başaramaz! Önce herkes kendi olacak, arkasından karşılıklı güç dengeleri ve uzlaşmayı beraberinde getirecek, sonra da hayat normalleşecek! Sen güç değilsen, oradan uzlaşma da, denge de, çözüm de çıkmaz!

Din ve ahlak yarışıyla AKP ne gider ne de biter!

Nejdet Saraç

 

Yolsuzluk yapan AKP’li bakanlar için mecliste yapılan oylama sonuçları “hayır” ile sonuçlansa da “evet” oylarının beklenenden düşük çıkması çemberin AKP’nin aleyhine biraz daha daraldığını gösterdi. Onca baskıya ve “dubara”ya, oyuna, hileye, aldatmacaya rağmen AKP oylamaları “burun farkıyla” kazandı! Ne özel önlemler, ne de bir gün önce yapılan “saray” operasyonu Şamil Tayyar’ın ifadesi ile AKP içindeki “ihanet şebekesi”ni ortadan kaldırmaya yetmedi! Yaklaşık 50 AKP milletvekili kendi bakanlarının Yüce Divan’a gönderilmesi talebine “hayır” demedi! Şaibe ve irtifa kaybı daha da arttı!

Ancak bu sonuçlara bakarak “züğürt tesellisi” ile abartılı “AKP bitiyor” tahlilleri yapmamak gerekir! AKP’de yaşanan çözülme hızlansa da, mevcut ortamda, üstelik iktidar alternatif de yokken Haziran seçimlerinde AKP’nin kendiliğinden gitmesini sağlamaz! Bu ülkede milyonlarca kişi AKP iktidarından doğrudan nemalanıyor! Bu yüzden, din, ahlak, muhafazakarlık, milliyetçilik gibi kavramlar yalnızca işin lafına dönüşmüş durumda. Üstelik biz ortadaki onca yolsuzluğa, ahlaksızlığa rağmen AKP ile bu söylemleri “kendimize göre tekrarlayarak da” yarışamayız!

Bu nedenle öncelikle AKP’lilerle, siyasal İslamcılara “asıl İslamiyet’le asıl Müslümanlık” anlatarak, onlarla “din yarışına” girerek sonuç alamayacağımızı kendimize söylememiz gerekir! Son 50-60 yılda ama özellikle de son 12 yılda bu gerçeği yaşayarak fazlasıyla öğrenmedik mi?

Bunlara cevap olsun diye Peygamberden de, kızı Fatma’dan da örnekler vermek yolsuzluğun, arsızlığın, yobazlığın olmadığı bir ülke yaratma mücadelesinde bize hiçbir fayda sağlamaz! Yolsuzluk yapan bakanların vicdanlarda mahkum olmuş olmaları da!

Bunların “iktidarda kalmak için yapmayacakları şey yoktur!”

Pragmatizm, yalan, tehdit, şantaj…
Hepsi bunlarda var!

AKP’yi sandıkta yenmeden, iktidardan düşürmeden, bu ülkede siyasal iklim değişmez! “Maşallah, inşallah ve şükür” gibi kavramlar günlük dilde en çok konuşulan kelimeler ve kavramlar olmaya devam eder!

Çok açık ki; Onca deneyden sonra AKP ile cepheden savaşmadan onların minderinde, üstelik onların kurallarıyla savaşmaya kalkmak yalnızca 2015 seçimlerinde de bir kez daha yenilmemizi sağlar!
Tamam, birileri için kutsal olana saygı duyalım, “dört peygamberin dört kitabını da hak bilelim.” Sorun yok! Ancak, eğer demokrasi ve özgürlükler lehine siyasal iklimi değiştirmeyi istiyorsak, döne dolaşa, dinden demokrasi çıkmayacağını, kimlikler üzerine özgürlük ve demokrasi kurulmayacağını bütün çıplaklığıyla dosta düşmana yüksek sesle anlatmak zorundayız!

Eşitlik için, kardeşlik için, hakkaniyet için, inananların kendi inançlarını, inanmayanların da inançsızlıklarını rahat yaşamaları için laikliğin olmazsa olmaz olduğunu anlatmak zorundayız!

“Dinlerin eşitsizliği engellediği, Müslümanlığın yolsuzluğa izin vermediği, vicdanlara hitap ederek, yolsuzun-uğursuzun öteki dünyada cezalandırılacağı” masalını anlatmaktan vazgeçmeliyiz! Bu alana girip, istediğin kadar, “vallahi de billahi de ben kutsallara saygılıyım” de, onlar “bu bakara iyi makara” diyerek dalgalarını geçsinler, sana değil onlara inanırlar! Bu kadar açık!

BU DÜZEN DEĞİŞMELİ!
1970’lerde 12 Mart’a ve faşizme inat CHP lafı dolaştırmadan “bu düzen değişmeli” derken, devrimci hareket de “tek yol devrim” dedi! Bu yaklaşım solu Türkiye’de ilk kez iktidarı zorlayacak şekilde ete kemiğe büründürdü! Ecevit Karaoğlan oldu. Devrimci hareket mahallesiyle, belediyesiyle ciddi bir güç oldu. Sol çekim merkezine dönüştü!

Aradan 40 yıl geçti. Ülke çok daha kötü bir durumda! Devlet AKP devleti olmuşken, siyasal İslam toplumsal dokuya sirayet etmişken, din bütün bölgede, Irak’ta, Suriye’de, İsrail’de, Türkiye’de “benden demokrasi de, özgürlük de çıkmaz” diye avaz avaz bağırırken, lafı dolaştırmanın, dini söylemleri yarıştırmanın bir karşılığı yok!

Cumhuriyet, demokrasi, laiklik hepsi yalnızca laf! Yolsuzluk, arsızlık cezalandırılmak bir yana ödüllendiriliyor! Ayrımcılık, kutuplaştırıcılık devam ediyor. Cizre’de olduğu gibi kışkırtma devlet eliyle yapılıyor! Hrant Dink öldürüldüğü yerde yatmaya devam ediyor. Ali İsmail davası sündürülüyor. Berkin için dava bile açılmıyor!

Her şey çok açık… Ortada ne bir sır ne de büyük analizler gerektirecek bir durum var! Bu yüzden, 1970’lerin temel sloganı ve yönelimi olan “bu düzen değişmeli” sloganı 2015 seçim bildirgelerinin ana başlığını oluşturmalıdır!

1970’lerde “bu düzen değişmeli” diyen CHP de, bir bütün olarak sol da, 2015’te, hem bu sloganı yeniden öne çıkarmalı, hem de “laik, demokratik bir blok hareketi” etrafında buluşarak Haziran seçimlerinde, Haziran direnişinin ruhuna uygun olarak AKP’yi artık sandığa gömme becerisi göstermelidir!

Üstelik bu ihtiyaç, yalnızca solun, sosyal demokrasinin, komünistlerin değil, AKP’den rahatsız olan bütün toplumsal kesimlerin, kimliklerin, siyasal çevrelerin ihtiyacı!

22.01.2015

Tiyatro Aynı Nakarat Aynı

Nejdet Saraç

Dün Erdoğan, bugün de Davutoğlu Alevilerin aklıyla alay etmeye devam ediyorlar!

“Dersimli kardeşlerime müjde vereceğim, Alevi sorunları konusunda radikal adımlar atacağız” laflarından çıka çıka müze ve isim değiştirme sözü çıkıyor!

Kışlanın müze olması müjde oluyor!

Bütün ziyaretlerin yolunun yapılacağının açıklanması da, Tunceli üniversitesinin adının Munzur olacak olması da…

Eşit yurttaşlık ve zorunlu din dersin kaldırılması konusunda “tık” yok! Kamuda Alevilere karşı ayrımcılık yapılmayacakmış, liyakat öne çıkacakmış… Cemevi konusunu ise Alevi örgütleriyle konuşacakmış. Sanki gizli saklı bilinmeyen başka bir talep varmış gibi!

Tarihi ve sayısı değişse de, tiyatro hep aynı, nakarat da hep aynı! Belki de bu yüzden bütün gelişmeleri Okmeydanı Cemevi Başkanı Zeynel Şahin Cumhuriyet Gazetesi’nin “Derdim çoktur hangisine yanayım” başlıklı yazı dizisinde 'AKP'nin Alevi açılımında güzel sözler var ama haklarımız yok' diye çok güzel özetlemiş…

Bunların derdi taleplere çözüm bulmak değil… Baksanıza, Davutoğlu, Hacıbektaş’ta da, Dersim’de de konuyu eviriyor, çeviriyor mistik bir dille Aleviliği İslam açısından açıklamaya çalışıyor. Dert Alevi taleplerine çözüm arama olmayınca, Davutoğlu buradan uzaklaşıyor, durumdan vazife çıkarıyor ve kendine göre bir Alevilik tarifi ile “yeni bir Alevilik” yaratmaya çalışıyor.

Cumhuriyet Gazetesi’nin yazı dizisinde yazdım, bunun nedeni aslında çok açık…

İster “devlet aklı”, isterseniz “Sünni aklı” deyin, Osmanlı’dan bu yana bütün siyasal iktidarlar Alevilere ilişkin politika üretirken, teolojik referansları hep Sünnilik olmuş, her daim Aleviliği Sünniliğe benzetmeye çalışmışlardır. Siyasal, sosyolojik ve hukuki gerçekler asla dikkate alınmamış, bu gerçekler bugün olduğu gibi sürekli inkar edilmiş, gerçeklerin yalnızca lafı edilmiştir…

Çünkü sisteme akıl veren “Sünni Ulema” ve “Sünni refleks” esas itibarıyla Alevileri dinden çıkmış sapkın insanlar, Aleviliği de sapkın bir inanç olarak görmektedir. “Sünni aklın”kafasındaki Alevi sorunu esas itibariye “Alevileri imana getirme” Sünnileşmiş bir Alevi yaratma sorundur! 16. Yüzyıldan bu yana yaklaşık 500 yıl “sapkın” ve “İslam dışı” olarak görülen Alevilerin, kentleşmeyle birlikte görünür olmaya ve güç olmaya başlamaları devlette taktiksel değişiklikleri beraberinde getirdi.

Dün devlet tarafından İslam dışı görülen Aleviler, bugün ise kontrol altına alınmak, “ehlileştirilmek”için parmak sallanılarak, korkutularak “İslam içi” görülmeye ve gösterilmeye çalışılmaktadır. Çünkü onlara göre, Alevilik ve Aleviler İslam dışı olursa, solculaşır, düzene muhalif olmaya, Gezi gibi eylemlerin asıl katılımcısı olmaya devam ederler. “Alisiz Alevilik” balonunu bir yanı bu, diğer yanı ise Cemevi.

AKP “Alevilerin has Müslüman” olduğunu anlatarak, Cami dışında Cemevi’nin ibadethane olmasının önüne geçmeye çalışıyor. Eğer Aleviler kendi çizdikleri çemberin içinde olurlarsa, pekala Cami onların da mabedi olabilir. Cemevi de zikir ya da kültür evi! Hesap bu! Bu yüzden devletin “Sünni aklı” Alevilerin neredeyse istisnasız tamamı, “bizim ibadethanemiz Cemevidir”dedikçe, “İslamda bir tek ibadethane, bir tek mabet vardır, orası da camidir, mescittir”cevabını vererek, klasik çağrısını yenilemektedir: “Ey Aleviler, eğer Müslümansanız camiye gelin!” Bu yüzden de ortalık Alevilerin ne kadar Müslüman olduğu laflarına boğulmuş durumda. Ağzını açan Kerbela diyor,

Hz. Hüseyin, Hacı Bektaş, Pir Sultan diyor… Alevilerin klasik Sünni İslam çizgisi dışında, camiye gitmedikleri, camide namaz kılmadıkları, Ramazan orucu tutmadıkları ise duyulmak bile istenmiyor…

Diğer yandan, Alevi örgütlerinde olmasa da “Ali’siz Alevilik” tezi var ve yer yer tartışılıyor. Erdoğan da, Davutoğlu da bu tezi ısıtıp ısıtıp gündeme taşıyorlar…

Oysa böyle bir tartışmadan daha doğal ne olabilir? Nasıl ki, Sünni İslamda IŞİD’den Müslüman Kardeşler’e, Suudi Arabistan’dan Türkiye’ye kadar yüzlerce farklı yorum varsa, Alevilerde de olacaktır.

Cemevi sorununun çözülememesinin asıl nedeni de bu yaklaşımlarda yatmaktadır. İşine her geldiğinde yasalarla oynamayı bir alışkanlığa dönüştüren AKP’nin “Tekke ve Zaviyeler Yasası”nın arkasına sığınması da bu anlamıyla taktiksel bir hamledir.

İktidar inanç özgürlüğü meselesine böyle yaklaşınca sorunun asıl kaynağının da önünü kapatıyor. Örneğin bu ülkede Alevilerden kaynaklanmış tek bir sorun olmasa da konu “Alevi sorunu” olarak tartışılıyor. Oysa, esas itibariyle mevcut sorun bir “Alevi sorunu” değil, bir “Sünni sorunudur”! Çünkü, ortadaki bütün sorunlar Sünni egemen sistemin kendi yarattığı sorunlardır: Eşit yurttaşlık hakkı da, Cemevi statüsü de, zorunlu din dersleri de, Madımak da sistem tarafından yaratılmış sorunlardır… Bu nedenle orta yerde bir Alevi sorunu yoktur, egemen bir Sünni sorunu, daha farklı bir ifadeyle bir sistem sorunu vardır!

26 Kasım 2014, İstanbul

Aleviler Cumhuriyet’i niçin destekledi?

Nejdet SARAÇ

1826’da Alevi-Bektaşi dergahlarının kapatılmasının, yakılmasının, yıkılmasının üzerinden çok değil daha 100 yıl bile geçmemişti. Büyük bir katliam yaşanmış, Hacı Bektaşi Dergahı başta olmak üzere, bütün dergahlarının başında Nakşibendi Şeyhleri atanmış, 100 yıldır dergahları onlar yönetiyordu... Bir kez daha kaçar göçer olmuşlar, taşradaki Alevilere bu kez şehirdekiler de eklenmiştir. 1826’da yayınladığı ferman da kendisine “Padişah-ı İslam” diyen II. Mahmut, binlerce Dedeyi, Babayı öldürtmüş, sürdürmüştü. Padişah II. Mahmut, Şerçeşme’yi yağmalatmış, kapatmış, Çelebileri Amasya’ya sürmüş, idamla yargılatmış padişahtır. Üstelik bu büyük operasyona da “Vaka-yi Hayriye” yani “Hayırlı Olay” demişti...

Yıl 1919’dur. Aleviler için acı sürecin anıları henüz çok tazedir. O dönemde yaşanan vahşeti yaşayanlardan hayatta olanlar bile vardır. Bütün bunların sorumlusu kendisine “Emiru’l Mümin yada Padişah-ı İslam” diyen padişah ve temsil ettiği Hilafeti ortadan kalkmaktadır. Hilafet ve padişah ki; ateşe atılmak, kuyulara doldurulmak, kellerinden kuleler yapılmak, kızları, çocukları ve malvarlıkları ile Müslümanlar’a “helal edilmek” anlamına geliyordu. Bu dönem bitiyordu! Kağıt üstünde bile olsa “eşit yurttaş” kavramı geliyordu… Kurtuluş, Cumhuriyet, bağımsızlık, vatandaşlık gibi kavramlar konuşuluyor olmuştu…

Padişahı ve Hilafet’i ortadan kaldırmayı hedefleyenlerin lideri Mustafa Kemal, 1919’da dergahı ziyaret etmiş, Postnişin Cemalettin Çelebi’ye bizzat “Cumhuriyetin kurulacağı” mesajını vermişti. Bu bile Cumhuriyeti “kayıtsız-şartsız” destek için çok önemlidir. Yeterlidir. Nitekim öyle de olmuştur. Alevilerin önemli bir bölümünün Cumhuriyet’in kuruluş sürecini destekledikleri, her şey bir yana karşı bir tavır almadıkları görülmüştür. Bu destek, halifeliğin kaldırılması ile daha da artar. Modernlik ve devrimler Alevi öğretisinin enginliği ve değişim dinamizmiyle de örtüşür. Aleviler için zulmün simgesi olan hilafeti ve halifeliği kaldıran Cumhuriyet, Osmanlı vahşetinden kurtuluşun bir simgesi olur!

16. yüzyıldan itibaren ağırlıkta kırlarda, dağ başlarındaki ücra köşelerde yaşamak zorunda kalan Aleviler görünür değildir. Görünür olan yalnızca Hacı Bektaş Dergahı ve şehirlerdeki Bektaşi dergahlarıdır. Kontrol edilmeye ve “ehlileştirilmeye” çalışılan din “Sünniliktir”. Bu en azından kötünün iyisidir… Üstelik din ile devlet ilişkilerinin birbirinden ayrılacağı laiklik gibi önemli bir kavram konuşulmaktadır. İktidarın hep uzağındadırlar, adam yerine konulmak bir yana, sürekli olarak potansiyel suçludurlar! Ölüm ve sürgün makus talih gibidir! Belki de uzun süredir ilk kez “sığınacak bir liman” olanağı ortaya çıkmaktadır… Aleviler bunun tarihsel önemini herkesten daha fazla anlayıp hissetmişlerdir; belki de bu yüzden Cumhuriyete sarılmışlardır.

Kaldı ki, Alevilerin Cumhuriyeti desteklemeleri yalnızca uzak dönem Osmanlı baskısı ile ilişkisi yoktur. Bir çok arka planı vardır: Önemli bir bölümü Şafi Kürtlerden oluşan Hamidiye Alayları’nın, 19. yüzyıl sonlarından itibaren, özellikle Erzincan, Dersim, Maraş, Bingöl, Varto gibi yörelerde Alevilere yönelik saldırıları, baskıları ve bunun sonucu olarak yarattıkları korku ortamı, o dönemde canlı tanıkların anlatımıyla bir çok Alevinin belleğindedir. Bugün Alevilerin önemli bir bölümünde varolan “Kürt karşıtlığının” kökenlerinin bir bölümü Yavuz’un vurucu gücü İdris-i Bitlisi’ye kadar uzanırken, diğeri de yakın tarihimizdeki “Hamidiye Alayları”nın zulmüdür. Kaldı ki bu zulüm yalnızca Hamidiye Alaylarıyla da sınırlı değildir. Cibranlı Halit’in Varto’da yaşayan ve “isyana” katılmayan Alevilere karşı baskısı da belleklerdedir...

Diğer yandan, Cumhuriyetin lideri, devletin Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk, padişahlara göre çok farklıdır. Kendileri gibidir; Dinin anlaşılır bir lisanla ifade edilmesini istemektedir. Ezanı Türkçeleştirmektedir. Eğitime önem vermektedir. Bilimden bahsetmektedir. Cephesini doğuya değil, batıya dönmüştür. İçki içmekte, müzik dinlemekte, resme önem vermektedir. Alevileri “yok” saysa da, devletin anayasasına Sünniliği koymuş olsa ve Diyanet’i de buna uygun dizayn etmiş olsa da, Alevilere yönelik bir katliam henüz ortada yoktur! Aleviler şehirde de olmadığı için zaten politik ve ekonomik gelişmelerin dışında, iktidarın çok uzağındadır. Henüz Dersim “dokunulmazdır” ve 1937-38’e daha çok vardır… 1921’de Koçgiri’de yaşanan ve yakın çevresi dahil, Anadolu coğrafyasındaki diğer Alevilerden destek almayan kısa süreli “Koçgiri ayaklanması” hariç Aleviler “hayatın içinde” yoklardır ve gündemin dışındadırlar…

Osmanlının tebası olmak ve her daim kılıçtan geçmek ya da Cumhuriyetin vatandaşı olmak ciddi bir ayrımdır! Bu ayrımı görmek için özel siyasi analiz gerekmiyor, “Alevi refleksi” yetip artıyor! Tıpkı bugün siyasal İslamcı, IŞİD’ci yaklaşımlara karşı ortaya çıkan refleks gibi! Alevi refleksi, cumhuriyet diyor, demokrasi diyor, özgürlük diyor… Her şey bir yana Cumhuriyeti, yaşadığı büyük acıların sonucu oluşan bu doğal refleksiyle destekliyor…

Cumhuriyet’in kurulmasından hemen sonra Alevilerin devletin hem kurumsal yapısından, hem de dini yapısından tasfiye edilmeleri, yaşadıkları haksızlıklar ise başlı başına her biri ciddi birer tartışma noktasıdır: Diyanet’in Sünniliğin hizmetine verilmesi, Alevi Bektaşi dergahlarının kapatılması, Bektaşilerin yurtdışına sürgün edilmeleri, Alevi dedelerinin, dervişlerinin büyücülerle, üfürükçülerle eşit tutulmaları… Cumhuriyetin tekçileşmesi, demokrasiyle buluşamaması… Laikliğin kağıt üzerinde kalması, eşit yurttaşlığın hep yaklaşıldıkça uzaklaşan bir olguya dönüşmesi… Karar mekanizmalarına tek bir Alevinin bile gelmesine izin verilmemesi… Sonu gelmeyen asimilasyon hamleleri… Katliamlar… Ortaca, Elbistan, Kırıkhan, Maraş, Sivas, Çorum…

Bunlar gerçekler!

Tıpkı, Menderes ile hızlanan ve Cumhuriyeti, yeniden bir İslam Cumhuriyetine dönüştürmeyi hedefleyen sürecin, Demirel, Türkeş, Özal ve Çiller'in belirleyici katkılarıyla, “siyasi ve mezhepsel akrabaları” Erdoğan üze¬rinden AKP eliyle tamamlanmış olması gibi gerçek!

Bugün ülke siyasal İslam'a teslim edilmiş ve Cumhuriyet fiili olarak “İslam Cumhuriyeti”ne dönüşmüştür! Bu anlamıyla bugün adı halen Cumhuriyet olan rejim, eşitlikçi değildir, mezhepçidir, bölücüdür, kutuplaştırıcıdır! Hukuk da, eğitim de Osmanlı da olduğu gibi tarafgirdir, dincidir. Ulema eliyle yönetilmektedir…

Bugün ortada Cumhuriyet adına da, demokrasi adına da ciddi hiçbir değer kalmamış, sol önemli ölçüde tasfiye edilmiş, solu tasfiye eden ordu ve “Beyaz Türkler” de fiili olarak iktidardan tasfiye olmuşlardır… Ortadoğu’nun dinci gericiliğin girdabında ortaçağ karanlığına sürüklenmesine doğrudan hizmet eden AKP hükümeti ülkemizi de hızla benzer bir karanlığa doğru taşımaktadır.

Bu nedenle bugün, Cumhuriyet’e övgüde sınır tanımayanların yapacakları en önemli iş, dizlerini dövmek ve Atatürk'ün arkasına sığınmak değildir! Sistemle ve gerçeklerle hesaplaşmayı göze alarak cephelerini sola dönmeyi becermektir! Bu ülkede yeni bir Cumhuriyet, demokrasi, adalet ve özgürlük adına bir dönüşüm ise, ancak yüzleri sola dönük ve bu ülkenin bütün renklerini kucaklayacak büyük bir güç birliğinden geçer…

Bunun yolu ise Cumhuriyet’i kuran sürecin önemli iki adımı olan 1908 Meclis-i Mebusa’nın ve 1. TBMM’nin muhteşem temsiliyetini, bileşenini bugün yeniden yaratmaktan geçmektedir… Türküyle, Kürdüyle, Ermenisiyle, Alevisiyle, Sünnisiyle… Bütün etnik ve dini kimlikleri eşit yurttaş yapmak için ülkeyi laik ve demokratik bir cumhuriyete dönüştürerek!

Diğer Makaleler...

  1. Hepiniz Çok Kirlisiniz

Yol TV

Yol Club

Yazarlar


IMAGE

Asure ve Laiklik
Salı, 25 Ekim 2016
Turan Eser Ankara...
IMAGE

Reina katliamını lanetliyorum
Pazar, 01 Ocak 2017
Ali Kenanoğlu...
IMAGE

Benim Oy'um, HAYIR!
Salı, 24 Ocak 2017
Aliekber...
IMAGE

Saraç'tan suç duyurusu çağrısı
Cuma, 03 Nisan 2015
Nejdet Saraç...
IMAGE

Türkiye’de Alevi olmak
Perşembe, 13 Mart 2014
Ercan Geçmez...
IMAGE

AKP Halka Hesap Verecek
Salı, 05 May 2015
GÜLBEY KÖSEOGLU...
IMAGE

Xızır Orucu
Perşembe, 16 Şubat 2017
Ali Rıza Ulucan...
IMAGE

ADOLF TAYYİP ERDOĞAN KÖLNDE ÇOK MUTSUZDU
Pazar, 25 May 2014
Alaattin Şahan...
IMAGE

Biz Berkin'iz. Ağlama ulan, ses ver!
Perşembe, 13 Mart 2014
Ece Temelkuran...
IMAGE

Kapanmayacak Bir Yara
Cuma, 04 Temmuz 2014
Murat Meriç...

Link1 | Link2 | Link3

Copyright © 2014. All Rights Reserved.